16 Ekim 2010 Cumartesi

Bile Bile Lades

Biliyorum biliyorum bu sefer ara çok uzun oldu. Yazamadım bi türlü. Kendime bile itiraf etmeye çekindiklerimi yazamadım ne bileyim. Çok şeyler oldu, çooooook hem de. Nerden başlasam nasıl bi özet çıkarsam bilemiyorum. Çok da uzun uzadıya yazacak gücüm de yok şu an açıkçası. Ama genel olarak bahsetmem gerekirse biz sevdiğimadamla yine barıştık. Nasıl oldu derseniz şöyle anlatmaya çalışayım: 1 hafta ayrı kaldık. Kendimi feci düşürmüş olabilirim, kafamı duvarlara vurup, bağırıp çağırıp, kapısına gitmiş olabilirim evet ama çarem yoktu. Aşık oldum aşık! O 1 haftada bulduğum her sudan bahaneyle onun evine gittim. Hiç konuşamasam da görmüş olmak yetti bana. Kalan birkaç kıytırık eşyamı almaya gittim. Hiçbir işe yaramadı tabi ki. Sonrasında görüşmek istedim. O da istiyordu ama temkinli yaklaşıyordu sanırım. Önce "tamam" dedi sonra "yapamam" dedi bla bla bla.. Neyse sonuç olarak o 1 haftalık ayrılıktan sonra görüşmeye karar verdik. Terasta karşılıklı oturup şakalaştık güldük eğlendik önce. Sonrasında ben yine kendimi tutamadım ama bu sefer umutsuz olduğum için hiç barışmaktan falan bahsetmedim. Sadece gözümden akan bir damla yaşa engel olamayarak "Biliyorum geçicek, geçicek di mi? Ama ne zaman geçicek nolur söyle" dedim. Derin bi nefes aldı ve "Bilmiyorum, geçmiyo, olmuyo işte" deyip bana sarıldı. Bi an yaşadık ve bi anda her şey düzeldi, ayrı kalamadık barıştık. Ama işin aslı o kadar kolay değildi tabi ki. Duygusuz sevgilim o 1 haftayı da boş geçirmemişti. İlerleyen günlerde öğrenecektim 31 yaşındaki "olgun" yatak arkadaşını. Ama öyle bir psikolojiye girdim ki sanki bildiğimi söylersem onu bırakmam gerekecek diye korkuyordum. Nitekim doğrusu da buydu. Ama öyle acizdim ki onu bırakacak gücüm dahi yoktu. Kendimi öyle çok sıktım öyle çok daralttım ki sonunda hasta etmeyi başardım. 1 haftada 7 kilo verdim. Ağzıma tek bir lokma dahi süremedim, zar zor yiyebildiğim zamanlarda da hep kustum. Yüzüm sapsarı oldu. Kalp çarpıntılarım beni mahvetti. Ayılıp bayılmalarım başladı. Derken annem beni tuttuğu gibi nörologa götürdü. Migren teşhisi koydular. Bi de antidepresanlara tekrar başladım. Baktım içimde tutamıyorum ona söyledim bildiğimi. Detay sormadım bile, ruhumu o kadar boş bırakmıştı ki gücüm yoktu tartışıp kavga edecek. "Neden nasıl merak etmiyorum, sadece bana söyle böyle yaşamaya devam mı etmek istiyosun, yoksa benimle mi olmak istiyosun" dedim. "Ayrılmıştık, kafam bozuktu ama şunu bil benim adımın yanında senin adın olduğu sürece ben asla başka biriyle olmam, o hatayı bi kere yaptım bi daha yapmam" dedi. Tabi hep laf, buna kimse inanmaz di mi? İnanmak zorundaydım ben. Nitekim işler bizim için iyi gitmeye başladı. Yavaş yavaş yemek yiyebilmeye gülebilmeye başladım. Beraberken bile bana acı veriyor olması bile ondan vazgeçmeme yetmedi. İşin bokunu çıkarıp gidip kurşun döktürdüm, fal baktırdım. Falcı "bekle, maksimum 1 hafta 10 gün sonra her şey harika olacak bu adam seni seviyo önünüz açık sizin" dedi. Yuh diyebilirsiniz ben olsam ben de derdim ama öyle bi haldeydim ki faldan bile medet umar hale gelmiştim. Bekledim, sabrettim. Hareketlerine dikkat etmeye, beni üzmemeye başladı. Bi anda çiçekler açtı sanki. Nasıl oldu bilmiyorum ama düzeldik. Dün gece arkadaşlarımızla beraber Taksim'de deliler gibi eğlendik. Onca kalabalığın içinde 30 kişilik grubumuzu bi kenarda unutup ikimiz elimizde içkilerle dans pistine çıkıp dansettik, konuşa konuşa eve yürüdük, sarılıp uyuyakaldık sonra da. Şimdi biz iyiyiz. Neden nasıl sorgulamıyorum. Sorguladıkça üzülüyorum çünkü. Bile bile lades diyebilirsiniz ama ben iyisiyle kötüsüyle onu kabul ediyorum ve eğer bu bi hastalıksa ben henüz iyileşmek istemiyorum. Çünkü iyiyken o kadar iyiyiz ki, kötüleri hemen siliyorum. 
Dün gece yakın bi arkadaşı bana şöyle dedi: "İnsanlar hiçbir zaman doymaz, ben 32 yaşındayım ben bile henüz düzgün adam oldum diyemem. Sadece şunu bil ne olursa olsun dönüp dolaşacağı yer sensin, umursama demiyorum ama çok sevildiğini bil böyle şeyler için kendini sıkma, hayat çok kısa."
İşte ben böyle Polyanna'cılık oynuyorum artık,ve bu yazıya gelebilecek kötü yorumlardan alabildiğine korkuyorum. Kendi ailem ve arkadaşlarım da kötü yorumlar yapıyorlar ve gerçekten bunalıyorum. Bütün bunlara hala katlanabildiğime göre ben bu adamı çok seviyorum, bilmeniz gereken en önemli şey de bu bence... 

23 Eylül 2010 Perşembe

Kaçınılmaz Son

Bu yazıyı yazıyorum; çünkü yaptığım hata herkese ders olsun, başkaları da aynı yanılgıya düşmesin istiyorum. Yazıyorum çünkü içim çekiliyo, göğüs kafesimde küçük çocuklar zıplıyo, nefesim sıkışıyo. Ben bi hata yaptım. Ben bir sürü hata yaptım. Sevdiğimadam'ı tamamen kaybettim. Sevdiğimadam beni tamamen kaybetti. Yaşadığımız onca olaydan sonra yine de bir arada kalabilmeyi başarmış olan bi çift olmamıza rağmen sonunda isyan bayraklarını çektik. Geçen gün cesaret edilemeyeni yaptı sonunda. Aldı beni karşısına ve "Bitti" dedi. Huzuru kalmamış, triplerime dayanamıyomuş, yalnız kalmak istiyomuş, kafasında beni bitirmiş. Böyle dedi. Gururumu son kez ayaklar altına alıp her şeyi denedim. Güzellikle konuştum, bağırıp çağırdım, isyan ettim, ağladım, kafamı duvarlara vurdum. Olmadı...bitti. Hiç düşünmeden, bi an bile şüpheye düşmeden bıraktı beni. Bugüne kadar bana söylediklerinin, hissettiklerinin hepsi yalanmışçasına, aramızda hiçbir şey olmamışçasına aniden ve çok kararlı bi şekilde bitti. Sonra düşündüm. Haklıydı, olmuyodu, bitmesi gerekiyodu. İyi de oldu. Ama...... aması var işte. Çok acıyo. Canım her açıdan çok acıyo. Kurduğumuz hayaller, yaptığımız planlar, fedakarlıklarımız, gözyaşlarımız, sevinçlerimiz, herşeyimiz boşa gitti. Biz boşa gittik. Biz "boşa" bittik.

Şimdi o kendi hayatına döndü. Benim hayatım karmakarışık. İnsanların bana söylediği tek şey çok saf olduğum, hatta salak olduğum. "Daha seni aldattığında onu bırakmalıydın" diyenler, "Amaan buna mı üzülüyosun büyük badire atlattın git dilenciye sadaka ver, sen kurtuldun" diyenler, bana daha şimdiden birilerini ayarlamak isteyenler, pusuya yatmış olan eski talipler ve daha kimler kimler.. Herkes öyle bi çemberin ortasına aldı ki beni, aldığım her nefes beni zorluyo. Hayatta hiç kimseye isteyerek bir kötülüğüm dokunmadı, kimseyi incitmedim, kırmadım, ağlatmadım. Aksine herkesi mutlu etmek için var gücümle uğraştım, savaştım. O zaman şu an neden bunu yaşıyorum? Neden böyleyim? Neden böyleyiz? Şimdi hangi güç beni, onu tanımadan önceki neşeli, mutlu, hareketli halime döndürebilir. Biliyorum, yaşadığım acı hayattaki en büyük acı değil ve geçicek. Hatta belki sandığımdan da hızlı geçicek. Ama bu sefer bu kadar çok üzülmemin tek nedeni O'nu bugüne kadar hayatıma girmiş herkesten farklı tutmam. O, diğerleriyle kıyaslanınca ne en yakışıklısıydı, ne en zekisiydi, ne de en "başka bişeyi". Hiçbir şey de "en" değildi. Ama farklıydı işte. Bi şekilde çok sevdirmişti bana kendini. Çok alışmıştım ona. Her şeyimi, hayatımı, arkadaşlarımla ilişkimi ona göre endekslemiştim. Yeni ve harika bi dünya kurmuştum kendime onun hayatının içinde. Ama o ne yazık ki hiç düşünmeden o durgun suya bi taş attı. Bütün berraklık gitti şimdi. O denizde fırtınalar kopuyo artık. Dımdızlak bıraktı beni gitti. Şimdi bana hiç tahammülü yok. Ağladığım zaman benden nefret ediyo. Üzüntümü görmeye hiç dayanamıyo, ama o da çok üzüldüğü için değil bence. Katlanmak istemediği için..

Seni çok sevdiğinden emin olduğun birinin sadece tek bir günde değişmesi, buz gibi olması ne demektir bilir misin? İki gün önce bütün arkadaşlarınızın olduğu bir partide parmakla gösterilen, harika bir çift iken şimdi iki yabancı gibi olmak nasıl bir duygu bilir misin? Sen evinde sanki bi yakınını kaybetmişçesine kendini odana kapatıp yas tutarken onun internet aleminde yeni arayışlara girmiş olduğunu görmek, seni zerre kadar önemsemediğini bilmek ne demektir bilir misin? Ben bilmezdim. Şimdi biliyorum. Şimdi üzgünüm. Şimdi eminim. Ben çok sevdim, ama belki de hiç sevilmedim. Belki bi illüzyon yaşattı o bana. Sonra "dışarıdaki" hayat ona daha tatlı geldi ve bi gün beni istemediğini farketti. Başkalarının onu sevmesi, benim onu sevmemden daha önemliydi çünkü. O'nun bi çevresi, bi adı olmalıydı. Hiçbir zaman inanmadığı "aşk" onun dünyasında kendine yer bulamazdı, tek başına yeterli gelemezdi. Kumaşında yoktu işte. 

Üzülüyorum çünkü bu adamın aslında her şeyin en iyisine layık olduğunu, ama ne yazık ki istediği hayatın aslında her şeyin en kötüsü olduğunun farkındayım. Kendisini ve insanları harcayarak daha ne kadar yaşayabilir bilmiyorum ama benim içimdeki bi çok şeyi geri dönülmez şekilde öldürdüğünü, bu iş bittiğinde, ben unuttuğumda, artık hayatıma girenlere onun gibi davranacağımı biliyorum. Bana giderken "sen benim için çok özelsin, hayatıma giren kadınlar arasında bana kötülük yapmayan tek kadınsın" dedi. Eminim ona kötülük yapanlardan olsaydım, bugün ben terkedilen biri olmazdım. Bu kadar taviz vermeseydim, kendimi düşürmeseydim, hayatını kolaylaştırmaya çalışmasaydım daha değerli olurdum. Hepimizin doğasında var nankörlük biliyorum; ama söylemeden duramıyorum; ben bunu haketmedim. 

Hayatta bi insanın sahip olabileceği her şeye sahibim. Çok iyi arkadaşlarım, harika bi ailem, iyi bi eğitim hayatım var. Ama şu an ilk defa kendimi hiç olmadığım kadar aciz hissediyorum. Elimdekilerin hiçbiri beni mutlu etmeye yetmiyo. Tek istediğim ilaç etkisinde günlerce, aylarca uyumak. Ta ki onu unutana kadar, ta ki hatalarım için kendimi affedene kadar, ta ki bir daha taviz vermemeyi öğrenene kadar. Her geçen gün yeni bi şeyini duyuyorum. Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç üzülmeden bana "benden uzak dur" diyo, onu her yerden silersem daha kolay unutacağımı söylüyo. Bütün kadınlar yaşamıştır bunu sanırım. Karşımızdaki her zaman ortadan kaybolmasının acımızı hafifleteceğini sanır. Haberiniz olsun beyler öyle bişey yok. Uzaklaşmanız bizi her zamankinden daha çok yaralıyo. Bize kötülük de yapmış olsanız, yine gözümüzün önünde olun istiyoruz. Çünkü sizler hala bizim birer parçamızsınız. Ve nasıl ki vücudumuzdan bi uzvumuz bize sorulmadan koparılıp götürüldüğünde canımız acıyorsa, siz hayatımızdan çıkıp bir de ortadan kaybolduğunuz zaman öyle canımız acıyor. Sakat kalıyoruz bi nevi. 

Ben bi hata yaptım. Beni aldatan bi adamı her şeyden çok sevdiğim için gözümü kırpmadan affettim, yeniden güvendim, "seni asla bırakmıcam"larına inandım. Sonunda da kıçıma tekmeyi yedim. Ben hata yaptım, siz yapmayın. Çok gülerler arkanızdan, en haddi olmayan insanlar bile karakterinizi sorgular, baş edemezsiniz, küçük düşersiniz. En önemlisi de onu hala her şeyden ve herkesten çok sevdiğiniz için kendinizden nefret edersiniz. 
Aynı benim gibi..
Aynı bizim gibi..


2 Eylül 2010 Perşembe

Yarını Düşünmeden Yaşa(yama)mak

Biliyorum, epey uzun bir ara verdim bu sefer. Bana da çok uzun geldi. Hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazamayınca içimde birikti, rahatsız hissettim. Bugün bütün gün dışarıdaydım. Trafiğin ortasında her şeye lanet ederken bir anda "benim yazmam lazım" deyip gündüz vakti koşa koşa eve attım kendimi. Hayatımı yaşarken, hayatımı yazmayı ihmal etmişim onu farkettim. Son 3 hafta zor muydu kolay mıydı bilemiyorum. Bunalımlı olmamdan, sorunlarımdan, mutsuzluklarımdan bıkmışsınızdır eminim, samimiyetle söylüyorum ben de bıktım. Bıktım bıkmasına da "çözüm yolu, çıkış kapısı, kaçış tüneli falan buldun mu" derseniz; onu da bulamadım. Kendimi daraltmam bir tarafa, etrafımdaki insanları da daralttığımı hissediyorum artık. Nitekim geçen gün sevgilimi de fazlasıyla daraltmış olmalıyım ki mutlak bir ayrılığın kıyısından döndük yine. Şöyle anlatayım:

Aldatılışımdan, ayrılığımızdan ve sorunlarımızı aşmaya karar vermemizden sonra barıştık biliyosunuz; ve o barışma süreci sandığımızdan da zor geçti/geçiyor. Bir tarafta sürekli beyin fırtınaları yaşayıp karşımdakine çemkiren bir "ben"; diğer tarafta yaptığı şeyin acısıyla hem utanıp sıkılan hem de hissettiğim o ki 'tamam-hata-yaptım-ama-yetti-artık-arkadaş' modunda olan bir "sevgili". 3 haftadır falan kendisinin evinde ikamet ediyorum. Yani gidip yerleşmedim evine ama kendi evime gitsem de gün sonunda buluşma noktası yine onun evi oluyor bi şekilde. Geçenlerde yine onda kaldığım bir günün sabahı onun işe gitmesiyle, benim de işlerimin iptal olmasıyla beraber bütün gün kendilerinin evinde pinekledim. Sıkıntıdan ona buna sardım, yine çılgınca her şeyi araştırdım, bi bokluk bulacak mıyım diye kafamda deli düşünceler kurdum. "Sevgilim gelse de rahatlasam" diye düşünürken sevgilim geldi. "O gelince rahatlamak"tan kastımın gelir gelmez sözlerimle ona saldırıp kavga çıkarmak olduğunu yemin ederim ben de bilmiyordum. Ama elimde olmadan eve girer girmez adamı "O kim? Bu kim? Yoksa beni yine mi aldatıyosun?"larla bunalttım. Kafamda yaşadığım bir-daha-asla-güvenememe-hissini ve paranoyalarım-arasında-gidip-gelmelerimi gayet umursamaz bir tavırla yüzüne yüzüne vurdum. Her zaman utanıp sıkılan, susan adam hiç beklemediğim bir sinirlilikle kükredi:

Ben: Yeter artık yaa ben sana güvenemicek miyim? Bu kız da nerden çıktı? Beni delirtmeye mi çalışıyosun sen?
O: Lilly bak işten yeni geldim, üzerime gelme kavga istemiyorum!
Ben: Ne demek kavga istemiyorum? Ben 1 aydır nelerle uğraşıyorum neler çekiyorum sen biliyo musun?!
O: EEEE! YETER BE! ÇEKME O ZAMAN ÇEKME!

"Çekme" mi? Hahaha aklıma geldikçe sinirden gülüyorum. Adam bir tek kelimesiyle bana "çekmezsen çekme kızım seni zorla tutan yok" dedi. Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir tepki aldım. Sonuçta beni aldatmasına rağmen onu hala bırakmamış olmam, AFFETMİŞ OLMAM veya bu her neyse onu yapmış olmam; onun bana rest çekememesini, beni bırakamamasını sağlamalıydı. Ya da daha İbrahim Tatlısesvari bir deyişle "ben-bitti-demeden-bitemez"di. Di mi? Yüzüme tokat gibi çarpan o "çekme" lafından sonra tüm hızımla yukarı çıktım, üzerimi değiştirip bir sigara yaktım. Uzun uzun düşündüm. Bu adam bana bu kadar kolay rest çekebiliyorsa eğer, benim orada onunla hala ne işim vardı? Ben bu kadar mı değersizdim? Bu kadar çaresiz, gurursuz ve aciz miydim? Neden dönüp gidemiyordum? Bu düşünceler arasında gidip gelirken kalbim "sakın gitme onu seviyorsun" diyordu. Beynimse "salak mısın sen daha ne duymak istiyosun git artık git şu evden" diye beni dövüyordu. Nitekim gitmeye karar verdim. Aşağı indim, nemrut sevgilime ağlaya ağlaya "ben gidiyorum" dedim. "Neden gidiyosun? Gitme Lilly, konuşalım" dedi. O lafı duyar duymaz Filiz Akın misali merdivenlere çöküp yine ağlamaya başladım. Tamam kabul edelim böyle durumlarda sinir bozukluğunun da etkisiyle durumu abartıp ağlamaktan kendimi harap ve bitap düşürme konusunda üzerime kimseyi tanımam.

Öyle böyle derken yukarı kata terasa çıktık, başladık konuşmaya. O durumu sürekli kendi açısından değerlendiriyor, hiçbir koşul altında empati kuramadığı için bütün gün iş stresi çektikten sonra eve geldiğinde huzur bulmayı hayal ettiğini ama benim onu kavgalarla karşıladığımı söyleyerek bu durumdan dolayı beni suçluyordu. Bense yaşadığım sıkıntıların etkisiyle belki normalden biraz daha fazla ilgi bekliyor, belki de benim için ve benimle olmak için biraz daha fazla çabaladığını görmek istiyordum. Ve aynı eşikten geçmeye çalışan iki keçi gibi boynuzlarımızı birbirimize dayamış hiçbir çözüm yolu bulamıyorduk. Tam tıkandığımız anda "O zaman bizim ilişkimiz boku yemiş, biz sadece düzelmiş gibi yapıyoruz, aslında bitmiş bişeyi yürütmeye çalışıyoruz" dedi! Nasıl bunu derdi?! Ben hala durumu toparlamaya çalışırken bana nasıl rest üzerine rest çekerdi. Baktım herkes eteğindeki taşları dökmeye başladı ben de duramadım "Ayrılmak mı istiyosun yani?" diye sordum. "Evet" demedi belki ama tam anlamıyla ve kararlı bir şekilde "hayır" da diyemedi. Bir kere daha farkında olmadan elini göğsümden içeri sokup kanata kanata kalbimi çıkarıp üzerine bastı.

Üzüldüğünü görebiliyordum evet, ama o lanet olası "duygularını-dışa-vuramayan-adam-sendromu"ndan da artık bıkmıştım. Beni istiyorsa eğer bunu göstermeliydi. Ya da ben artık kalbimi bi tarafa bırakıp onu orda bırakıp gitmeliydim. Gidemiyordum, gidemedim işte... Konuşma benim ağlamamla, onun şikayetleriyle ve en sonunda da benim şikayetlerimle son buldu. Tam içinden çıkılmaz bi hal almıştı ki bu sefer de beni çok sevdiğini, ayrılmak istemediğini anlatmaya başladı. Kafamın içinde o an anlamlandıramadığım ama şu an çok net görebildiğim bir şeyi anlamıştım. Evet bu adam beni hayatında istiyordu; ama milattan önceki yani aldatmasından önceki halimi istiyordu. Şimdiki histerik, kavgacı, gürültücü çingene halimi istemiyordu. Ben de istemiyordum haliyle. Kim isterdi ki? Ama beynim çılgınca düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Her zamanki gibi işin bok yoluna gittiğini farkedince geri adım atan bu iki sevgili bir kere daha karşılıklı durumu alttan aldılar ve barışıp o kavgayı "terasta-birbirine-sarılarak-gökyüzünü-izleyen-iki-sevgili"ye dönüştürdüler. 

Şimdi... Farkettim ki benim bu adamla günlerim güzel ve mutlu geçiyor. Yanyanayken benden daha mutlusu yok. Sorun yanımda olmadığında başlıyor, çünkü ister istemez bu hastalıklı beyin sürekli olarak "ya yarın beni yine aldatırsa? ya yarın yanımda olmazsa?" diye düşünüyor. Bu noktada reiki'de öğrendiğim bazı şeyler aklıma geldi. Kötü bir şeyin olmamasını dilerken bile onu dile getirmemiz demek, bir şekilde onu kendimize çağırmamız demekti. Dahası ben ve benim gibi "hey bebeğim anı yaşa yarını boşver" tayfasına karşıt görüşler savunan; "mutluluk bugünde değil yarındadır, yarını da düşünmek, hesaba katmak zorundayız"cılar aslında böyle düşünerek hem bugünlerini hem de yarınlarını öldürüyorlardı. Kısa sürede bu konu hakkında çok düşündüm. İşin ucu bi önceki yazımdaki "Kalp mi mantık mı?" meselesine kadar dayandı. Sonra yeni okumaya başladığım bir kitapta öyle bir şey okudum ki, aslında bunlar duygularını belli edemeyen sevgilimin bana söylemek istediklerinin tıpatıp aynısıydı sanırım. 

"Bir tek şimdiyi istediğinde senin olacağım. Bir tek şimdiyi istediğinde HEP senin olacağım. Şimdi aldığım nefesin son nefesim olabileceğini gördüğünde, son nefesime kadar seninle olacağım. Giderayak olduğumu, giderayak olduğunu, giderayak olduğumuzu görünce gitmez olacağım. Ne yılan ne tavus ne de elmaydı günah olan. Hesaptı. Yarındı günah olan. Biliyor musun şeytan yarında yaşar? Tıpkı senin gibi. Sen 'şimd'ye ağlamadıkça gözyaşların hep geleceği sulayacak. 'Sonra'nın tohumları var senin yumurtanın içinde. Sen ölümsüz bir aşkı ararken asla ölümsüz olamayacak aşkımız. Her şeye bir ömür biçiyorlar. 'Aşkın ömrü' diyorlar. Aşkın ömrü bir an sevgilim. Aşkın ömrü yok. Senin de, benim de yok. Ömür biçtikçe kısaltıyorlar. Bensizliğin hesabı seni bensiz bırakıyor. Oysa ben hep sensizdim. Sen sonra var olmayı seçerken nasıl burada, yanımda olursun ki? Sen benim olmadığım bir zamandasın"

Doğruydu. Ben onun olmadığı bir zamandaydım. Yarını düşünerek bugünü öldürüyor, böylece kendime içinde "bugün ve yarın" olan her şeyi zehir ediyordum. Elimdeki güzelliklerin ikisinden birden kendi kendimi mahrum bırakıyordum. Ben her zaman bazı insanların, yazıların ve düşüncelerin zaman içinde karşımıza belirli görevlerle çıktığını ve bizi etkiledğini; bir anlamda yol gösterdiğini düşünürüm. Benim de bu yazının olduğu kitaba sahip olmam, onu okumam ve bunları düşünmem tesadüf değildi elbette. Düşündüğüm zaman ne kadar mantıklı gelse de iş uygulamaktaydı. Neden bunları bir türlü pratik hayata adapte edemiyordum da teorik hayatta asılı bırakıyordum?  İşte, bunun cevabını bulabildiğim gün ben bu sorunu çözmüş olucam. O zamana kadar düşünüp zehir içmeye devam ne yazık ki... Sadece şunu söyleyebilirim, içimden bi ses önümüzdeki günlerin çok değişik ve üzücü olaylara gebe olacağını söylüyor. Umarım yanılırım. Ya da umarım eğer üzüleceksem bile bu, daha sonra daha çok mutlu olacağımın habercisi olur. Sonuçta ucunda mutluluk varsa eğer, kim biraz gözyaşını göze almaz ki?

Not: Yukarıda bir kısmına yer verdiğim yazı Cem Mumcu'nun "Hassas Ruhlar Terazisi" adlı kitabından alıntıdır. Okuyun, tavsiye ederim. Eminim sizin de işinize yarar.

10 Ağustos 2010 Salı

Kalp ve Mantık

Biz kadınlar her koşulda aşkı mantıktan üstün tutarız. Dışımızdan mantıklı davranmanın en doğrusu olduğunu savunsak bile içimizde bir yerlerde her zaman aşkın daha yüce olduğuna dair bir duygu barındırırız. Büyük ihtimalle duygusal tarafımızdır bize bunu düşündüren. Buz kalıbından yeni çıkmış kadınlardan bahsetmiyorum tabi ki. Onlar da ayrı bi meseledir. Hayatlarının bir döneminde kalplerinden büyük hasar almışlar, yedek parça bulunamayınca kendilerini suyla karıştırıp buzluğa atmışlardır. Hep özenirim öyle kadınlara. O güçlü, buz gibi, taviz vermeyen yapılarına hayran kalırım. Kafalarına uymayan en ufak bir nokta yakaladılar mı hiç düşünmeden bırakır giderler.. Bir de madalyonun öbür yüzü vardır tabi. Kalbiyle yaşayan kadınlardır onlar. Kendim de bu grupta olduğum için iyi biliyorum. Hayata karşı ne kadar sağlam dururlarsa dursunlar, ne kadar dostlarına mantıklı davranmalarını öğütleseler de bunu bir türlü kendi hayatlarına adapte edemezler. Mevzu bahis kendi aşk hayatları oldu mu o mantık lafları havalarda uçuşur. Ama her zaman asıl önemli olan kalptir onlar için.

Benim durumumda da bu böyle. Küçüklüğümden beri aldatılma korkusu yaşadım. Kendime güvensizlikten ya da sevgilime güvensizlikten değildi bu. İnsanlara genel olarak güvenememektendi. Bundan dolayıdır ki her ilişkimde daha en başından şu uyarıyı koydum: "Her şeyi yap ama beni aldatma, böyle bir şeyin bende asla geri dönüşü olamaz." Dedim demesine de büyük konuşmamak gerektiğini de öğrendim. Hepiniz biliyosunuz ki beni aldatan bi adamı affettim 2 hafta önce. "Hayırrr, bi daha aslaaa, şeytan görsün onun yüzünü"ler havalarda uçuştu, sabun köpüğü gibi kayboldu. Tırıs tırıs geri döndüm sevgilime. Mantıklı kız öldü gitti. Klişe tabiriyle kendimi aşka teslim ettim. Sonunda zarar mı kar mı elde edeceğimi hiç düşünmeden yaptım bunu. Düşün düşün boktur işin. "Nereye kadar düşünebilirim ki" deyip kalbimin istediğini yaptım. Bahane değil biliyorum, ama sevgim kızgınlığımın önüne geçti. Kendime hakim olamadım. Pişmanlığını gördüm, yaşadım hatta yaşadık. Ve ben kendi kararımı kendim verdim. Tüm çevremin, ailemin, arkadaşlarımın baskılarına rağmen risk aldım. İyi ki de aldım. İlişkimde dolmayan boşlukları dolduruyorum şimdi.

Aslında bu yazının konusu sadece ben değilim. Yaşadıklarımdan yola çıkarak üzerinde uzun uzun düşünmeye başladığım bir konu: Aşkta mantık mı galip gelmelidir, kalp mi? Hep mantık dedim ben bugüne kadar. Her zaman kendimi önde tuttum. Sıkıldım mı? Hemen bıraktım. Hislerimden emin mi olamadım? "Güle güleeee" dedim. Hiçbir zaman da geri dönmedim. Ama bu sefer evdeki hesap çarşıya uymadı. Kapıldım gitti. Şikayetçi değilim, pişman da değilim. Yalnız aklıma takılan soru işaretleri var mı? Var tabii. 

Geçen akşam sevgilimle oturduk konuşuyoruz. Muhabbet uzadı uzadı evliliğe geldi; ve bana evlilikten korktuğunu söyledi. "Nasıl yani?" demeyin tabi ki evlenmeyi düşündüğüm falan yok. 21 yaşındayım, uzaktan yakından alakam yok böyle şeylerle. Bu yaşımda olmasını da istemem. Ama sevgiliniz size durupdururken "hayatımı tek bi kadına adamak bana zor geliyo" bıdı bıdısı yapınca asabınız bozuluyo, en evlilik düşmanı olanınız bile "Nasıl yaa bu adam napıyo o zaman benimle? Takılıyo muyuz yaniieeee?" diye düşünüyo. Hadi kabul edelim hepimizde kenarından kıyısından var bu. İşte ben de bunu duyduğumda bi durgunlaştım, sessizleştim. Sevgilim de durumu farketti tabi. "Senin neyin var" diye sordu. "Yok bişey" dedim. Ne deseydim? Adama "korkuyorum senden ben" deyip ilişkiyi paniğe sürükleyecek halim yoktu ya.. Hoş, desem de anlamayacaktı. Sonunda dayanamayıp tek bir şey söyledim: "21 değil de 25 yaşında olsaydım şu anda sırf seninle bi gelecek göremediğim için seni bırakırdım, ama neyse ki 21 yaşındayım ve henüz oyalanmak için zamanım var!"

Beynimde bi sürü düşünce dolandı. Neden ilişki yaşıyorduk? Hayatımıza girenler, hayatımızdan çıkanlar, giderken bizden götürenler, bize bişeyler katanlar.... Bunların hepsi ne içindi? Hemen söyleyeyim: Tecrübe için, hayatı öğrenmemiz için, insanları tanımamız için. Evlilik kurumuna inanır mısınız bilmem ama ben o kurumdan umudumu kesmek üzere olduğum şu günlerde bu tarz olayları yaşamadan evlenenlerin, evliliklerinin sorunlu geçeceğini, hayatı tanımadan evlenmenin daha da büyük sorunlar doğuracağını düşünenlerdenim. Her şeye iyi tarafından bakmaya çalışıyorum. Yaşadığımız her olay bize bir tecrübe katıyor, bizi olgunlaştırıyor. Ve tecrübe ettiğimiz kötü şeyler bir zaman sonra bizi eskisi kadar korkutmamaya başlıyor; çünkü o konu hakkında fikir sahibi oluyoruz. İşte ben de bu yüzden kimine göre salaklık kimine göre de akıllılık yaparak ilişkimi sürdürme kararı aldım.

Zor ama.. çok zor. Her gün aldığım tepkiler, çevremden gelen baskılar çekilir çile değil. Bıktım artık "sen çok değerli bi kızsın, bunlarla uğraşma, bırak hayatını yaşa"cılardan. Size ne ya? Ben böyle yaşamak istiyorum. Aldatılan da benim, affeden de benim. Ona ne, sanane, kime ne? Yorum yapmayın arkadaşım, ya da tamam belli bi yere kadar yapılan yorumlar affedilebilir ama ısrarla beni vazgeçirmeye çalışmayın. Ben bu yolu seçtim. Ve 2 haftadır gayet güzel bi şekilde bu yolda yürüyorum. Sonu iyi olur ya da kötü olur, bilemem. Ama şunu da iyi biliyorum ki yarın bi gün yine aldatılırsam ya da bu işin sonu kötü sonuçlanırsa o meşhur "ben demiştim"ciler tekrar ortalığa çıkacak. Ben bütün bunlara hazırlıklıyım. Üstüne vazife olmayan işlere bulaşan insanlardan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladım. Kararlarımı değiştirecek insanları değil, ne olursa olsun kararlarımda bana destek olacak insanları tutuyorum hayatımda. Geri kalan çürük elmaları sepetten çıkarıyorum. Ait oldukları yere atıyorum, yani çöpe!

Nerde kalmıştık? Heh evet mantık. Bendeki mantık hala çalışır vaziyette. Teoride mükemmel hatta. Ama gel gör ki pratikte sıkıntılar var. Kalbimle mantığımı dövüyorum. Mantık sıkılıp beni terkedebilir her an. Sol omuzumda kalbim oturuyo sağ omuzunda mantığım. Ve sürekli birbirleriyle savaş halindeler. Ben bu adamı sevdikçe de savaş halinde olacaklar sanırım. Sonunda kim kazanır bilemem ama ben akışına bırakarak yaşamayı, risk almayı, sonuçları hesap etmeden sevmeyi çok seviyorum. Deneyin size de öneririm. Hasar büyük oluyo ama sonunda Zeyna gibi, ya da Wonderwoman gibi bişey oluyorsunuz. 

Yine de merak etmeden duramıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz. Ama cevap verirken lütfen hayatnızın aşkıyla olan ilişkinizi düşünün, bekara karı boşamak kolaydır derler ya, işte o tarz insanlar hiç bulaşmasın bu soruya lütfen. Aşkta nereye kadar mantıklı davranılabilir? Nerden sonra mantık devre dışı kalır? Kalple davranmak mı iyidir, mantıkla mı? Hiç çok sevdiğiniz birini sırf ilişkinin sonunda güzel bi şey göremediğiniz için o an bi sorununuz olmamasına rağmen bıraktınız mı? Bugünün ödevi de bu olsun, yorumlarınızı bekliyorum.

*İsteyenler sheislilly@gmail.com'dan da mail yoluyla cevap verebilir. Şimdiden teşekkürler..


2 Ağustos 2010 Pazartesi

Boşluk


Bugünlerde çok büyük sorunlarım olduğunu hissediyorum; ama nedense bir türlü adını koyamıyorum. Tek bildiğim içimde kocaman, koskocaman bi boşluk var ve artık onu neyle dolduracağımı bilmiyorum. Bu blog'da çok mutlu mesut yazmaya başladım ben. Mutsuz bi kız olmamıştım hiç. Her şeyim var, Türkiye standartlarına göre çok iyi koşullarım, iyi bi ailem, harika arkadaşlarım var. Nasıl desem.. ne olursa olsun beni mutlu edecek, hayatımın satır aralarını dolduracak çok güzel detaylarım, anılarım var. Ya da var-dı. Şimdiyse tek hissettiğim devasa bi boşluk. Atamıyorum bu psikolojiyi üzerimden. Gördüğümü duyduğum şeyleri kaldıramıyorum. İnsanlar ne zaman bu kadar kötü oldu? Ne zaman bu denli acımasız olduk ya da oldunuz? Sadece kendi yaşadıklarım değil beni bu duruma sürükleyen. Öyle acınası şeylere şahit oldum ve oluyorum ki gitgide umudumu kesiyorum insanlardan. Güvenemiyorum kimseye, inanamıyorum. Sevebiliyorum belki hala ama korkuyorum bu duyguyu da kaybetmekten. Her denemede daha büyük yanılıyorum artık. Aklımı kullanamıyorum. Olduğumdan daha az akıllı davranıyorum. İçimi açmaya korkuyorum insanlara; ve görünen o ki yalnız da değilim bu konuda. İstiyorum ki biri bana bişey söylesin, tekrar inanayım her şeyin güzel olduğuna, ama o da olmuyo. Hiç kimse bu saatten sonra beni ikna edemiyo. Düşünüyorum.. "İnsan hakettiğini yaşar" diyorum. Peki ben nasıl hakettim bu yaşananları? Ne yaptım da bu hale geldim? Benim harika hayatım ne ara çöküşe uğradı. Çoğu şeye kolay sahip oldum, erken yaşadım. Tükettim mi acaba hayatın güzelliklerini? Herkesin bi mutluluk kotası var da, ben doldurdum mu kendiminkini? 

Gerçekten iyi değilim, hiç ama hiç iyi değilim artık. Eskiden yaptığım hiçbir şey bana keyif vermiyor artık. Ne arkadaşlarımla vakit geçirmek, ne fütursuzca para harcamak, ne dostlarımla eğlenmek, ne de yalnız kalmak. Ben artık kendim için yaşamıyorum gibi sanki. Ben insanlar için varım ve onların mutluluğunu sağlamakla yükümlüyüm. Kendi kendimi harcıyorum, paralıyorum bunu yapmak için. İçimdeki boşluk hiç kapanmadığı gibi her geçen gün büyüyo. Şımarıklık değil bu, küçük kız çocuğunun can sıkıntısı da değil. Ben gerçekten yo-rul-dum. 22 yaşında bi kızın böyle bi isyan etmesi ne kadar normal bilmiyorum ama içimden nefes almak bile gelmiyor artık. Çok mutsuzum, çok umutsuzum. 1 sene, hatta 6 ay öncesine kadar büyük umutlarım, ideallerim, hayallerim vardı benim. N'oldu da hepsi gitti? Bi anda içimdeki tüm heyecan ve istek nasıl söndü? Düşünmekten çıldırıyorum, kendi kendime korkunç bi ızdırap yaşatıyorum. Beynimin her bir kıvrımı başka hikayeler düşünüyor. Hiçbiri mutlu sonla bitmeyen, insanların kötülüğünü bana her seferinde hatırlatan, acı ve ızdırap dolu hikayeler hepsi.. Nankör değilim ben. Kendimin, sahip olduklarımın ve ne kadar şanslı olduğumun farkındayım; ve tüm bunlara rağmen hala böyle kötü hissettiğim için kendimden nefret ediyorum. N'oluyo bana bilmiyorum..

Çok mutlu bi kızdım ben. Çok güçlü, çok sağlam, çok dimdik. Şimdi odamda oturuyorum. Eteğimdeki taşları döküyorum ve acıdan başka hiçbir şey bulamıyorum. Günlük hayatımdaki koşuşuturmalarım sırasında hep gülüyorum, neşe saçıyorum, atlayıp zıplıyorum, hep eğleniyorum. İçimde fırtınalar kopuyo ve ben hep mutluy-muş gibi yapıyorum. Hayatımdaki hiçbir insan içimde aslında bu şekilde hissettiğimi tahmin bile edemiyo. Zayıflığımı göstermeyi sevmem ben çünkü. Zayıflığını gösteren insanları da sevmem. Gündüz kestiğim rollerin acısını gece yastığıma başımı koyduğumda ağlayarak çıkartıyorum kendimden. Evet... hayatımdaki hiçkimse ve hiçbir şey artık mutluluk veremiyo bana. Nefes alabiliyor olmak, sağlıklı olmak bile başlı başına bir mutluluk sebebi olmalıyken bana acıdan başka bir şey vermiyo. Kendi kendimi harcadım ben. İnsanlara kendimden o kadar fazla şey verdim ki, bi baktım kendime kalmamışım. 

Çok depresif bi yazı oldu bu farkındayım. Aslında hiç "ben" gibi olmadığının da farkındayım. Ama yazıp rahatlamak istedim, şu anda duvarların nasıl üstüme üstüme geldiğini paylaşmak istedim. İçimde fırtınaların değil çok sağlam tsunamilerin esip gürlediğini anlatmak istedim. Her yazdığımı 10 kere okuyup yayınlayan ben, bu yazıyı 2. bi kez okumadan yayınlıyorum. Bütün hatalarıyla, eksikleriyle ve üzücülüğüyle yayınlıyorum. Çünkü hissettiğim şey aynen çölde su beklemek gibi.. Boş, anlamsız ve saçma bişey.. Bu, ne bir aşk acısı, ne bi kalp ağrısı, ne de bi dost kazığı. Bu her şeyin birikimi. Bu benim kendi beynimin intiharı..

Bomboş benim içim artık..
Bomboş...
Ve bombok..

30 Temmuz 2010 Cuma

Aşk Herşeyi Affeder Mi?

Normalde haftada 2 kere falan oturur yazarım, ama bu hafta zordu, karışıktı. Yazasım gelmedi, yazamadım işte.. Tatilde nasıl kafam bozuktu biliyosunuz. İşte o kafa bozukluğu devam ederken bi gün yine Bodrum'un en güzel beachlerinden birinde güneşlenirken gözümde gözlük önümde laptop keyif yapıp, ara ara zırlıyodum. O'nu telefonumdan, facebook'tan, ordan burdan her yerden silmiştim. Ama nedense msn'den silememiştim. Bilinçaltımda bi açık kapı bırakmak istediğimdendir belki bilemiyorum ama onun benimle hiç konuşmasa da bi yanda online duruşunu izlemek bile hoşuma gidiyordu. Neyse tam bunları düşünürken msn'den bi mesaj geldi. "Nasılsın Lilly?" diye. Bana o güne kadar içimdekileri kusma fırsatı vermeyen, bi türlü benimle yüzleşemeyen adam bi anda beni dinleyebileceğini söyledi. Başladım ne hissediyosam yazmaya.. Ben uzun uzun yazdım, o uzun uzun okudu. Hiç beklemediğim cevaplar verdi. Duygularını belli etmeyi sevmeyen bi adam olduğunu çıkarken de biliyordum ama aslında acı çektiğini, bensizken yaptıklarını, yaşadıklarını duyunca hem çok üzüldüm, hem de "beni gerçekten seviyomuş, o da üzülmüş, pişman olmuş" diye sevindim. Konuşma uzadıkça uzadı, sonunda ben yine ağlamaya zırlamaya başlayınca onu aradım. Belki söylediklerini bi de sesli olarak duymak istiyordum, belki bana verdiği acıyı sesimden anlamasını bekliyordum -ve aradım. 


Hep söyledim. Biliyordum. Ben ne yaşadığımı da, karşımdaki adamın bana değer verdiğini de, beni sevdiğini de biliyordum; ama bu olaylardan sonra gösterdiği tepkisizlik yüzünden beni sevdiğine dair inancımı kaybetmeye başlamıştım. Çok yaralanmıştım. Ama o konuşmada anladım ki adam gerçekten pişman, ya da vicdan azabı vs her neyse gerçekten sesi kötüydü. İşinden gücünden 1 gün ayrı kalmaya dayanamayan o adam yokluğumda işe bile gitmemişti. Hoş, bunun tek nedeni ben değildim, havaların sıcaklığı da onu bunaltıyordu. Ama nolursa olsun ben de saf salak değildim, bi adamın sesinden, konuşmasından, halinden, tavrından içinde bulunduğu ruh halini az çok kestirebilirdim. Konuşmamız biterken bana "Kalan eşyalarını döndüğünde evine bırakırım" dedi. "Ben gelir alırım" dedim. Belki O'nu, O'nun evinde son bi kez daha görmek için, belki hiç beceremediğim halde sırf onu mutlu etmek için tuhaf tuhaf yemekler yapmaya çalıştığım o mutfağa bir kere daha girebilmek için, belki de 3 ay boyunca aşkından öldüğüm bi adamı "doğal ortamında" gözlemek ve hasar tespiti yapmak için.. İyi ki de öyle yapmışım. O gece İstanbul'a dönmek üzere yola çıktım. Arabayla döneceğim için önümde uzun bi yol verdi. Gece 3 gibi mola verdiğimde maillerimi kontrol ederken gördüm ki bana bir mail atmıştı. Komple yayınlamak istemiyorum, o yüzden bi kısmını yazıyorum buraya:

"Şimdi burada 2 kelime ile de yazacaklarımı anlayabilirdin ve bu kadar uzun yazmama gerek kalmazdı. Yani geçen haftadan beri pek bir anlamı yok hayatın , kime ne soracağımı , ne söyleyeceğimi ve ne anlatacağımı bilmiyorum. Sanırım hayat o kadar tatlı gelmiyor bi de sıkıcı.. zaten yapabileceğim , yaptığım ve bildiğim şeyler üzerine tekrar gitmek istemiyorum. Ama bi de şunu düşünüyorum seni zaten bu yüzden kaybettim o zaman şunu diyorum kendime: "sen bu yolun yolcususun bir otobüsüne ilerle." Varlığının tadını çıkaramazken, kendi kendime yokluğunu yaratmak da çok acı veriyor bana. Kısa sürede çok üzüldüm. Uzun lafın kısası, kısa sürede çok üzüldüm ve çok özledim sanırım. Dış sesim herşey çok güzel derken , iç sesim "anan sikiliyor sende biliyorsun" diye bana sitem ediyor. Bir de hepsinden ayrı bir adam var içimde ağlıyor ben uyurken , sabah uyandığımda ciğerlerim su dolmuş oluyor nefes alamıyor.İşte böyle geçti senin kayboluşun veya benim kaybedişim. Ha o 2 kelimeye gelince ; geri gelmeyeceğini bildiğim halde , kendimden utanarak ve yüzsüzleşerek seni seviyorum."

Okudum. Defalarca okudum. Daha çok ağladım. Sanki biri beni canlı canlı kesiyormuşçasına acıyı hissederek ağladım.

İstanbul'a döner dönmez eve gidip bavulumu bıraktığım gibi O'nun evine gittim. Evde yalnızdı. Kapıyı açtı. Birbirimizi öpmeyi bırak, el bile sıkışmadık. Kafasını yerden kaldıramıyordu bile. Eşyalarımı hazırlayıp kapının önüne koymuştu. Neden bilmiyorum konuşmak istedim, ondan duymak istedim, anlatsın istedim. Oturduk, konuşmaya başladık. "Neden" dedim. "Boşlukta olduğuna inanmıyorum, biz harikaydık. En ufak bi eksiğimiz, mutsuzluğumuz yoktu. Neden beni aldattın?" Cevap aslında basitti. Sevdiğimadam kadın harcamayı seven bi adamdı. Hayatındaki boşlukları bu şekilde doldurduğunu sanar gibi yapan bi adamdı. Kendi deyimiyle "kanında mikropla yaşayan" bi adamdı. İşte bu yüzden bi an şeytana uymuş ve beni aldatmıştı. Beynime matkaplar gire gire dinledim onu. Mazoşist gibi tüm detayları her şeyi bana baştan sona anlatmasını istedim. Anlattı. Canım yandı. Canımız yandı. Ama birbirimize bunu da yaptık. Konuşurken hiç kafasını kaldıramadı hep yere baktı. Kötü görünüyordu. Gerçekten kötüydü. Terasında sayamadığım kadar çok boş bira şişesi duruyordu. Yeniden esrar kullanmaya başlamıştı. Çökmüş gibiydi. Yok gibiydi. Hayatımın aşkı kendi kendini eritiyo gibiydi. Sonra bana o evden taşınmaya karar verdiğini söyledi. Orda artık kalmak istemiyordu. Durdum düşündüm haklıydı, gitmeliydi, uzak olmalıydık biz. Ama içimden bi şey "gitme" diye bağırıyordu. O gitmemeliydi. Bana yakın kalmalıydı. O anlattıkça ağlamaya devam ettim. Ben ağladıkça o daha çok ezildi. Bende yarattığı hasarın büyüklüğünü gözleriyle görmeye dayanamadı belki de. Tatile gitmemden önceki son gecemizde arkadaşlarının maçını izlemeye gideceğini söylediği gece ben ona gitmeden önce o bi kızla sevişmişti. Sonra pişman olup kızı evden kovmuştu. Yarım saat sonra da ben gelmiştim. O yüzden öyle kötüydü. O yüzden mahvolmuştu. Sonra aynı yatakta sarılıp benimle uyumuştu. Sonrasını biliyosunuz zaten bir önceki yazımdan. Ertesi sabah her şeyi anlamıştım.

Neyse..Sonunda ağlamaktan parçalandığımı görünce beni yavaş yavaş yatağa yatırdı, arkamdan bana sarılıp saçlarımı okşamaya başladı. Sanki o an, biz hiç o olayları yaşamamışız gibi, o uçurum aramıza hiç girmemiş gibi hissettim. 1 haftadır çektiğim acıyı bana unutturacak şey buydu çünkü; sevdiğimadam'ın saçlarımı okşaması. İkimiz de biliyorduk, ben o evden çıktıktan sonra bunun devamı gelmeyecekti. Bir daha birbirimizi görmeyecektik. O her ne kadar pişman olmuş olsa da, birbirimizi ne kadar çok sevsek de, hiçbir ilişki bunun üstesinden gelemezdi. Biz de gelemezdik. O odada bi an ruhum vücudumdan çıkıp "biz"e yukardan baktı. İki bitik, zavallı insandık o an. Sonra hiç beklemediğim bişey oldu. Duygusallığını, duygularını asla ama asla dışa vurmayan o adam'ın gözleri doldu. Hüngür hüngür ağlamaya başladı, demeyeceğim tabi ki. Ama bikaç gözyaşı aktı gözünden...ve şöyle dedi: "Beni bırakma Lilly, biliyorum çok zor ama bunu aşabiliriz. Herkese söyle. Çok pişman olduğumu, köpeğin olduğumu, yalvardığımı söyle. Ama beni bırakma!"

İşte tam o anda beynim error verdi. Mavi ekran çıktı suratımda. Buna hiç hazırlanmamıştım. Hatta niyetim oraya gidip eşyalarımı alıp içeri bile girmeden, becerebilirsem bir de tokat atıp ordan çıkmak, gidişimi unutulmaz kılmaktı. Ama yapamadım. Bunları söyledikten sonra beni öptü. Çok güzel, çok narin, hiçbir cinsel çağrışım barındırmayan bi öpücüktü. Bütün hücrelerim coştu, içimden aşk taştı. İçimden bi ses "Hadi Lilly" dedi. "Bi şans daha ver ona." Tatildeyken bütün yakın arkadaşlarım "Sakın bi daha yüzüne bakma" derken, içlerinden bi tanesi "Seviyorsan, seviliyorsan, çok pişman olduğunu görürsen affet Lilly. Bazı erkekler vardır hiç akıllanmazlar. Ama bazıları aldatınca öyle bi acı yaşar ki böyle bi olaydan sonra toparlanabilirseniz ilişkiniz sürdükçe sana sadık kalır. Ben seni tanıyosam bu işi bugün bitirirsen pişman olursun, kendine de ona da bunu yapma. Hayatının sonuna kadar -keşke deneseydim- demek istemiyorsan ona bi şans daha ver. Kalbinin sesini dinle. Kimseye açıklama yapmak zorunda değilsin. Hayat senin hayatın." demişti. Evet, hayat benim hayatımdı. Ama o noktada düşünmem gereken bir çok şey vardı. Ben hem "aldatılan"dım, hem de eğer ona geri dönersem işin büyük kısmı yine bana düşüyordu. Kafasında bunu aşması gereken bendim. Kafasının içinde bana verdiği hasar her ne kadar onu yeterince cezalandırıyor olsa da bunu unutmak, aşmak zorunda olan bendim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Gitmek zordu evet, ama kalmak da ondan aşağı kalır zorlukta değildi.

Belki bana salak diyeceksiniz, ama ben ona inanmayı seçtim. Güvenmeyi seçtim. Hayatım boyunca ilişkilerimde defalarca yanılmış, acı çekmiş, cezalandırılmış olsam da ben hep kalbimin dediğini yaptım, beynimin değil. Bu sefer de öyle yapacaktım. Bu kadar kolay dönmeyi hazmedemesem de onsuz olmak bundan da zordu. Acizdim evet! Ama o da acizdi, ve bizi birbirimizden başka bir şey düzeltemezdi. Son birkaç gündür birlikte çok vakit geçiriyoruz, dışarı çıkıyoruz, arkadaşlarımızla bir araya geliyoruz. Ve şaşırtıcı bi şekilde her şey gerçekten çok iyi gidiyo. Her ne kadar ben her gece uyurken saat kurmuş gibi 3-4 sularında uyanıp, onu gözümün önünde başka bi kadınla canlandırıp ağlama krizlerine girsem de biliyorum ki bu da geçecek. Tıpkı annemin de bu olaylar olurken bana dediği gibi, yaşadığım acı hayattaki en büyük acı değil, ve elbet yaram kapanacak. Biz yine "biz" olucaz. Olamasak bile ben onu affettiğime hiç pişman olmıcam.

Evet... belki ben salağım, belki safım, belki de çok cesurum. Ama kolay olanı seçseydim, GİTMEYİ seçseydim, hayatımın sonuna kadar her an olmasa bile aklıma geldiğinde "acaba deneseydim nasıl olurdu" diyecektim. KALMAYI seçtim, kalbimin sesini dinledim, risk aldım. Bundan sonra neler yaşanacağını zaman gösterecek. İnanın korkuyorum, her şeyden çok korkuyorum, ama her zaman yaptığım gibi korkularımın üstüne gidiyorum, onlarla yüzleşmeyi seçiyorum. Ve biliyorum ki sonuç ne olursa olsun tüm bunların bilincinde olduğum için bu defa kaybeden ben olmuyorum. Sevdiğimadam'ın bana her bakışında, ya da yaptığı şeye rağmen ona her sarılışımda hissedeceği acı, azap ve pişmanlık benim ona verebileceğimden de büyük bi ceza. İşte bu yüzden, ben her şeye bi sünger çekiyorum. Yanılsam da, haklı da çıksam içim çok rahat, hayat bana bir insanın görebileceği acıların bir çoğunu bu yaşımda gösterdi, bu da onlardan biri. Belki de en hafifi. En iyisi kabuğuma saklanmaktan vazgeçip mücadele etmek, akışına bırakmak. Hem o zaman hayat gerçekten daha yaşanılır oluyo... di mi?

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Aşk Tesadüfleri Sever

Uzun zaman önce tesadüflere inanmayı bıraktım. Belki kişisel gelişim meraklısı annemin zorla kafamın içine soktuğu "Hiçbir şey tesadüf değildir, her şey belli bir nedenden ötürü olmaktadır." hikayesinden dolayıdır; ciddi ciddi artık ben de hayatımda olan her olaya "Bu böyle oldu, ama mutlaka bi sebebi var, kabullenip önümüze bakalım, yaşayıp görelim" kafalarında bakıyorum.

Bir önceki yazımda eskidensevdiğimadam'ın (artık eski sevgili diye hitap edebiliriz) beni nasıl aldattığını anlatmıştım. Bütün hafta mailime çatır çatır yorumlar geldi. Hepsini okudum, bazıları çok düşündürdü beni, bazıları da erkek gözüyle "amaan canım her erkek aldatır" hedesini ortaya attılar. Yorumlar çok bi işe yaradı diyemem. İşe yarayan başka bişey oldu çünkü. Şöyle açıkliym: Biliyosunuz ben hala tatildeyim. Eski sevgilim olacak adam hayatını yaşayıp, önüne gelen-nefes alan-"taşa sok daha iyi" dedirtecek her dişiyle flört ederken, ben tatilimi evde geçirip ağlıyodum. Sabahtan akşama kadar ağladığım bi günün sonunda kızlarla şaraba verdik kendimizi. İçtikçe anlattım, anlattıkça ağladım. Derdim aldatılmış olmaktan çok "neden aldatıldım" diye düşünüp kendimde hata aramama rağmen bi cevap alamayışımdandı. Bu konu hakkında kafa patlatmaktan yorulmuştum. İçimdeki boşluğun gitmesinin tek yolu belki de bunun cevabını ondan duymamdı. Sonunda arkadaşlarımdan biri dayanamadı: "Lilly bu böyle olmıcak, ara abi sen şunu, sor neden aldattın diye, cevabını al, hayatına devam et" dedi. İlk anda "ay ben aramam" triplerine girsem de sonra "ulan ne kaybedicem, bu saatten sonra hakkımda iyi bişey düşünse nolur, kötü bişey düşünse nolur" dedim ve aradım. Hiç unutmuyorum adam benle sanki ben onu aldatmışım gibi, düşman gibi konuştu. İlk bi şaşırdım, sonra onun kim olduğunu hatırladım, normal karşıladım. Her neyse asıl konuya geçmem lazım o yüzden buraları kısa kesiyorum. Sorumu sordum aldığım cevap: "Boşluğuma geldi, bunaldım, aldattım. Oldu mu?" gibi bişeydi. Efendim? Nasıl yani? Herhalde hepimiz bunun aldatan erkeğin en büyük bahanesi olduğunu biliyoruzdur di mi? Hikaye yani. Ben de biliyodum aslında ama dediğim gibi bizim ayrılmamız oturup konuşarak olmadığı için hala saf saf kendimde suç arıyodum "ben niye aldatıldım" diye. O, bu cevabı verdiği saniye bişey oldu. İçimdeki koskocaman boşluk söndü söndü ve gitti. E tabi 2 saniyede olmadı. Telefonu kapadım, oturdum bi kere daha ağladım "Neden bütün boşluktaki adamlar beni buluyo" diye. Çatlayana kadar ağladım, bütün zehiri akıttım. Resmen adam, tek bi cevabıyla benim acımı dindirmişti. Daha doğrusu kendi kendini beynimden çıkarmış, farketmeden bana "değecek biri değildim, hayatına devam et, ben bombok yaşamayı seçen bi adamım, kaç kurtar kendini" demişti. Her ne olduysa ve nasıl olduysa işe yaradı, ve evet ben o günden beri ağlamayı, üzülmeyi, düşünmeyi kestim. Hatta neden bilmiyorum yaşadığımız kötü şeyler değil, iyi şeyler aklıma gelir oldu, ara ara düşünüp gülmeye başladım. 



Aynı günün gecesi bendeki değişikliği farkeden arkadaşlarım tepeme dikildiler: "Hadi hazırlan, çıkıyoruz, kutlamamız lazım" diye. Noluyo, nereye, saat 11 buçuk olmuş ben hazırlanamam bu saatte" demeye çalıştım ama işe yaramadı tahmin edersiniz ki. Giyindik çıktık, birkaç mekan gezdikten, başımızın iyice şişip, yorulduğumuzu farkettikten sonra bi baktım telefonum çalıyo. Arayan eski sevgilimin kankası, benim de okuldan arkadaşım Burak. Konuşmaya başladık. O da buralardaymış, "hadi bi görüşelim" dedik ve buluştuk. Oturduk 2-3 saat ordan burdan muhabbet ettik, sonra adam bana durupdururken "Bil bakalım kim burda?" diye sordu. Ben de saf gibi boş boş bakmaya başladım. "Kim?" dedim. "Cem" dedi. Bi dakika...Cem? Cem mi?! Cem eski sevgilimdi, ama tutkuyla bağlı olduğum, çok büyük aşk yaşadığım, 4 sene boyunca içimden atamadığım, ve benim için hayatıma giren herkesten daha özel olmuş Cem. Her zaman söylediğim "Hayatımda iki kere gerçekten aşık oldum." lafının öznelerinden ilki, en son 8-9 ay kadar önce görüşmeye başlayıp kısa sürede yürümeyeceğini anlayıp "bundan sonra konuşmamıza gerek yok" deyip içim yana yana kaçtığım Cem.

Neyse ben kendime geldim bi toparlandım. Meğer adam bizim olduğumuz mekanın 2 yan kapısında olan başka bi mekanda eğleniyomuş. Burak "hadi bi gidelim hem görüşmüş olursunuz, hem de bu küslük bitsin artık" dedi. Şoktan konuşmayı unuttuğum için tepki veremeden kalktım gittim. Bi anda o kocaman kalabalık ortadan ikiye ayrıldı, tam karşımda çat diye Cem belirdi. Hiçbişey demeden gelip sarıldı ve nihayet konuşmaya başladı: "Beni hayatından sildin; ama sen farketmeden ben hep yanındaydım, gelirken burda olacağını da biliyodum, bu kadar küslük yeter, affedelim birbirimizi" dedi. Neden bilmiyorum, belki o an beynim çalışmadığı içindir, ne dese boş boş baktım. Arada kısa kısa gülümseyip "Evet yaa öyle oldu di mi?" tarzı alakasız cevaplar verdim. Bu arada mekan çok sıkışık ve kalabalıktı daha fazla dayanamadım. "Eve gidicem" deyip kızları alıp çıktım. Eve girer girmez telefonuma mesaj geldi Cem'den: "Yarın mutlaka görüşelim, seni çok özlemişim." Cevap vermeden uyudum. Biraz düşünmeye ihtiyacım vardı. Eski sevgilim, giderken erkeklere duyduğum bütün güveni de beraberinde götürmüştü. Bu saatten sonra bi daha nasıl güvenirdim bilemiyodum.

Sabah çok mutlu uyandım. Aşkım kabardığından değil; Cem'e hislerim aşk değildi artık. Çok başka bişeydi. Kızların tam ergenlikten genç kızlığa girdikleri bi dönem vardır, işte o dönemde hayatımda fırtınalar koparmış, hiçbir zaman benden ilgisini ve desteğini eksik etmemiş bi adamdı o. O yüzden daha farklı seviyodum onu. Ama ne bileyim yine de mutlu uyandım. Belki de yeniden ilgi görmeye ihtiyacım vardı. Kahvaltı edip evden çıktık. Cem bütün gün mesaj atmaya devam etti. Sonunda o gece hem maç olduğu için, hem de benim arkadaşlarımla programım olduğundan bi gün sonraya ertelemeye karar verdik. 

Aradan geçen o 1 gün boyunca sürekli konuştuk, dertleştik, muhabbet ettik; ama Cem'de bi tuhaflık vardı. O, hep ilgi veren biriydi; ama seni geri istiyorsa eğer, senin bunu bilmene izin verecek biri değildi. O gün farklıydı yani. Sürekli yeniden başlamaktan falan söz etti. Ben hep temkinli yaklaştım. Zaten malum sitede profilime koskocaman "single" yazısını koyma hatasını yaptığım günden beri akbaba gibi bütün fırsatçılar aramaya, mesaj atmaya başladı. Ben de tatilde uğraşamam diye herkese ""hıı tamam bakarız gelince konuşuruz, döneyim de bi" cevapları verdim. Dönünce napıcam daha bilmiyorum.



Cem'le perşembe gecesi buluşmak üzere sözleştik. Yanımızda iki arkadaşımız daha olacaktı, bi yerlere eğlenmeye gidecektik. O perşembe günü bi türlü geçmek bilmedi bi türlü akşam olmadı. Kızlarla bütün gün sahilde güneşlenip yüzdük. Kızlardan birinin babası da sevgilisiyle oradaydı. 4 senedir ilişkileri vardı; ve kadın çok satan gazetelerden birinde yazan, ünlü bir gazeteciydi. İkisi de evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, aldatılmış, boşanmış ve birbirlerini bulmuşlardı. Kadının aldatılma ve ayrılma hikayesini duyduktan sonra bana bi ilham geldi. Bu kadar güzel, başarılı, zeki ve kariyer sahibi bi kadın da aldatılabiliyor, dibe vuruyor ve sonunda hayatının aşkıyla karşılaşıp küllerinden doğabiliyordu. Onun anlattıklarından çok etkilendim, bi anda gaza geldim desem yeridir. "Sakın aşkı arama, ararsan bulamazsn, kaçar senden. Bekle, o yolda zaten, sana doğru geliyo şu an" dedi. 

Muhabbet bitti biz de kızlarla eve dönmek üzere oradan ayrıldık. Derken hiç olmayacak başka bir şey oldu. Yukarda söylediğim hayatımın iki büyük aşkından ikincisi de -evet ciddiyim- çat diye telefonuma "seni özledim" diye bi mesaj gönderdi. Ayrılalı 10 ay olan, bir ilişkinin bitebileceği en aşağılık şekilde biten, beni defalarca aldatan, ama kabul etmek gerekirse çok şiddetli bi aşk yaşadığım bi adam bunca zaman sonra "özledim" diyordu. Neyse ki tesadüf denen şey bu sefer tutmadı da o da buralarda değildi, gayet de İstanbul'daydı. Tuhaf bi şekilde onun ilgisi hoşuma gitmedi, belki zamanında beni aldattığı için, belki de ilişkimizin bitme şeklinden dolayı...bilemiyorum. Zaten onunla konuşmayı da çok uzun tutmadım, kısa kesip "mersi canım ben almiym" demeye getirdim. Öyle bitti gitti.

İşte o zaman düşündüm: Bu kadarı da olamazdı. Aylardır konuşmadığım, zamanında aşklarından geberdiğim 2 adam birden bir gün arayla, hem de ben aldatılma şoku atmak üzere bir nevi terapideyken beni geri istiyo olamazlardı. Hadi bi tanesi olsa neyse de ikisi birden açık çek veremezdi. Sonra aklıma geldi; tesadüf diye bişey yoktu, bunların hepsinin bi nedeni vardı.. ve ben o nedeni ertesi günün sonunda anlayacaktım.

Akşamüstü eve geldim. Arkadaşım da ben de hazırlandık; derken Burak'la Cem geldiler. Arabaya biner binmez Cem'le gözgöze geldik, göz kırptı "naber ufaklık" dedi. "İyiyim" diyebildim sadece. Eğleneceğimiz mekana el ele girdik. Bütün gece de eleleydik, sürekli bi temas halindeydik, sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Her şey güzeldi aslında ama bilemiyorum içimde bi huzursuzluk vardı. Adam elele eğlenirken bile diğer eliyle bana "seni özledim" diye mesaj atıyordu.


Sabaha karşı mekandan çıktık, bizi eve bırakacaklardı. Evin önüne geldik. Cem arabadan indi vedalaşmak için. Tam yanağına doğru yönelmiştim ki çat! diye dudaklarımdan öptü adam. Sersemledim tabi ben. Eskiden bunu yaptığında gözlerimden kalpler çıkaran ben, bi anda şoka girdim. Yanlış geldi, hem de çok yanlış. "Tamam" dedim "yapma". Haliyle o da bu tavrıma şaşırdı. Sonuçta yeni tanışmamıştık, 1 sene ilişki yaşamıştık ama bende bi tuhaflık vardı. Neyse bunlar gittikten sonra eve geldiğim gibi yatağıma girip düşünmeye başladım: Hayatınızda iz bırakmış, çok sevdiğiniz bi adamı öpmekten iğrenecek hale gelmemiz normal miydi? Yoksa bu tamamen eski sevgilim olacak adamın bende yarattığı tahribattan mı kaynaklanıyordu? İlk önce doğru cevap ikincisi gibi geldi. Ama sonra düşündüm ki bunun ne Cem'le, ne eskidensevdiğimadam'la, ne de peşimdeki diğer adamlarla ilgisi yok. Problem beynimin içinde, tam ortasındaydı. Ben biten ilişkisini, hemen ardından gelecek yenisiyle unutmaya çalışanlardan değildim. Dahası bunu kendime ve hayatıma giren adama yapılmış bi saygısızlık olarak görürdüm. Biliyorum "adam seni aldatmış daha ne saygı duyuyosun takıl gitsin" diyosunuz, ama o ne yaşamış olursa olsun, ben ne hissettiğimi ve onunla neler paylaştığımı biliyorum. Sırf o bunları kirletti diye ben de kirletecek değilim. Sırf o değersiz diye ben de değerimden kaybedecek değilim.

Sonuç olarak daha bir müddet biriyle ilişkim olmasını istemediğimi farkettim. -aradaki küçük flörtleri saymıyorum- Bu sabah uyandığımda telefonum Cem'den gelen mesajlarla doluydu, bugün İstanbul'a dönecek olması içimi rahatlattı. Dönünce ne yapacağımı, nasıl ona "artık çok geç olduğunu" anlatacağımı henüz bilmiyorum, düşünmüyorum da. Hadi onu geçtim, diğer akbabalardan nasıl kurtulucam diye kara kara düşünüyorum. Yukarıda da söyledim, aslında her şeyin, bunların olmasının, hepsinin bi nedeni vardı. Hayat benim bir şeyi öğrenmemi istiyordu ve bu adamları onun için karşıma tekrar çıkarmıştı. İçimdeki son kırıntıyı da atana kadar.. eskidensevdiğimadam'ın bana yaşattığı şokun üstesinden gelene kadar.. Onu tamamen affedip yoluma devam edebilecek hale gelene kadar.. BEN YALNIZ KALMAYI SEÇİYORUM.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Bitti..

Bitti. İçime mi doğdu bilmiyorum ama son yazımı yazdıktan 2-3 gün sonra bitti. Aniden başladığı gibi aniden bitti. Hiç bize yakışmayacak şekilde, haketmediğim şekilde bitti. Bitti işte..
O son yazdığım yazıdan sonra, yani tatil dönüşü sevdiğimadam benimle 3 gün görüşmedi. İlk gün "Bi arkadaşımla görüşücem ne zamandır görmüyorum gece geç gelirim" dedi, ben de kendi evimde kaldım. Aradan bikaç saat geçtikten sonra evde olduğunu farkettim. "Neden gitmedin?" diye sorduğumda "çok sıcaktı canım istemedi" dedi. Hiç "hadi gel özledim" falan demedi. Ben de üstelemedim. Bütün gece nerdeyse hiç konuşmadık. Tatil boyunca beraberiz diye bunalmış olabileceğini düşünerek ona hak verdim, anlayış gösterdim. Nasıl olsa ertesi gün kesin görüşürdük. sevdiğimadam bensiz olmaya dayanamazdı, ya o gelirdi ya da ben giderdim, çok emindim. Ama öyle olmadı. İkinci gün tekrar aradı, "dün gidemediğim arkadaşıma bugün gidiyorum gece de onda kalıcam" dedi. Yine ses etmedim. "Peki hayatım" dedim. "Peki." Ben de kendi arkadaşlarımla vakit geçirdim biraz, iyi vakit geçirdim, düşünmemeye çalıştım. İlişkide iki tarafında zaman zaman yalnız kalmaya, "kendi bölgesine geçmeye" ihtiyacı vardı ne de olsa. Bana sadakatinden %100 emin olduğum bi adamdan da şüphelenmezdim, böyle bi hakkım yoktu. Ne bi yalanını görmüştüm o güne kadar, ne de bi olayını yakalamıştım. Ben arkadaşlarımlaydım o da arkadaşıyla buluşmuştu onun evine mangala gidiceklerdi iki adam. Sırf sululuk olsun diye "Eve kız atmayın sakın :)" diye mesaj gönderdim. "Saçmalama hayatım" dedi. Ertesi gün İstanbul'daki son günümdü. Kız arkadaşlarımla tatile gidicektim 10 günlüğüne. Bu zorunlu ayrılık ikimize de iyi gelecekti. Çok bunaltmıştık farketmeden birbirimizi. Hemen hemen her günü beraber geçirdiğimiz bi 3 ay geçirmiştik ne de olsa. Son günümü benimle geçirmek isteyeceğinden emindim. Onda kalıcaktım o gece. Ertesi gün de tatile gidicektim. Öyle olmadı. sevdiğimadam aradı gün içinde. "Akşam bizim çocukların halı saha maçı var onu izlemeye gidicem söz verdim, gece 11 gibi dönerim sen de gelirsin" dedi. Zaten 12 dedin mi uyuyan bi bünyeye sahip olduğu için "Son gecemde benimle olmanı istiyorum, böyle yapma beni kırıyosun, bu seferlik gitmesen olmaz mı, zaten 10 gün yanında olamıcam" dedim. "Gitmek zorundayım abartma" dedi. Peki dedim. Kalbimi 100 parçaya ayırdı o anda; ama yine sesimi çıkaramadım. Aslında hiç gitmeyeceği bi maça gideceğine inanmış gibi yapmak zorunda kaldım. Nefes alsın istedim. Gece 11 buçukta mesaj attı "eve geçiyorum" diye. Ben de koşa koşa, "süs köpeği" gibi, ne derse yaptığım gibi çıkıp ona gittim. Terasta oturduk bir müddet. Çok sıkıntılıydı. Ayrılacağımızı hissettim. Bitirmek için çağırmış gibiydi. Kalbim sıkıştı, ruhum ezildi, yine sustum. Kafasını ellerinin arasına alıp uzun uzun boşluğa baktı ve şöyle dedi: "Yaşadığım hayattan hiç zevk almıyorum artık, kaçıp gitmek istiyorum, problemlerimin seninle hiçbi ilgisi yok sakın böyle düşünme" dedi. Yardımcı olmak istedim, o an ona sarılıp hiç bırakmamak istedim. Yapamadım. Taş kesilmiş halde uzun uzun konuşamadan izledim onu. "Hadi yatalım artık" dedi. Yatınca bana sarıldı, karanlıkta sessiz sessiz konuşmaya başladı: "Seni bırakacağımı düşündün di mi? Seni bırakamam Lilly, seni çok seviyorum, hayatıma giren bütün kadınlarla kıyasladım seni geçen gün oturup, ve onlardan da kendimden de utandım. Seni asla bırakamam." Sevinmiştim. Çünkü biz hala "biz"dik o an. İyiydik. 


Sabah uyandı işe gitti. Yola gece çıkacaktım. Giderken "1 gibi dönerim sakın gitme biraz daha vakit geçiririz akşam seni ben bırakırım" dedi. Mutlu oldum. Hala benimle vakit geçirmek istiyordu. Formaliteden bana böyle davrandığını anlamamıştım. Salak salak seviniyodum. O işe gidince ben de kalktım, laptopu açtım maillerime bakıyodum. Tanımadığım birinden gelen bi mail çarptı gözüme. Subject kısmında "ÖNEMLİ!" yazıyodu, merak ettim açtım. Keşke açmasaydım diyorum şimdi bile, bazen de açmam daha iyi oldu en azından erken tanıdım bu adamı diyorum. Kim olduğunu bilmediğim birileri bana sevdiğimadamın msn historylerini yollamıştı. Oturdum 1 buçuk saat okudum yazdıklarını. Defalarca. Ellerim titreyerek. Beni nasıl aldattığını, kimlerle aldattığını, o ufacık 3 günde bulduğu her boşluğu nasıl değerlendirdiğini gördüm kahrolarak. Bana en çok koyan da "Ben hiç aşık olamadım, benim hayalimdeki kadın çok farklı" demesiydi. Ben asla ona "hadi bana aşık ol" demedim, kendisi hep aşık olduğunu söylerdi ama inanmazdım. En azından bu konuda akıllıymışım. Sevişmek için evine gelmek isteyen bi kız, o gün gelemeyeceğini söyleyince "benim hatun deli, bugün işi vardı gelmedi, yarın kesin gelir, bugün vakit varken gel işte" demişti sevdiğimadam. Bu da yetmezmiş gibi "Ben yufka yürekliyim yol veremiyorum" demişti, ona defalarca "sorun bensem ayrılalım" demiş olmama rağmen. Tatile çıkacağım cumartesi gecesi bile başka bi kıza randevu vermişti. Okudukça yıkıldım, yıkıldıkça ağladım. Beynime litrelerce kan pompalandı, nefesim kesildi, gözlerim karardı. O sırada en yakın arkadaşım aradı. Olanları anlatınca "Hemen o evden çık, her şeyini topla ve bi daha asla dönme. Kapıyı kilitle anahtarını da git bi yere fırlat, uğraşsın pezevenk" dedi. "Tamam" dedim. Ama yapmadım, yapamadım. Sadece eşyalarımı topladım sessizce bi daha asla girmemek üzere çıktım evden. Bir gece önce fuckbuddysiyle yattığı yatagından çıktım gittim. Çarşafları bile değiştirmemişti sevdiğimadam. Nasıl bir mideye, beyne ve kalbe sahipse beni o kadarına bile layık görmemişti. Arabama bindim, ağlıyordum. O sırada sevdiğimadam aradı nereye gittiğimi sordu. İçimden ona açıklama yapmak bile gelmedi. Pişman olacağımı söyledi. Beni aldatan kimseyi bıraktığıma pişman olmadım dedim. Kapattık. Canım eve gitmek istemedi. O sırada annem aradı, olanları anlattım. Kahroldu. Evimize kadar gelip beraber aynı masada yemek yiyen, bizimle şaraplı muhabbetlere giren bu adamı o da çok sevmişti, konduramadı. "Yazık ona" dedi sadece. Sonra yakın bi erkek arkadaşıma gittim. Orada 2 saat o hiç konuşmadı, ben anlattım, ağladım, isyan ettim.1 saat sonra sevdiğimadamın geçen gün buluşucam dediği arkadaşı -ki kendisiyle tanışmıyoruz- bana mesaj attı. "Lilly merhaba, sanırım bi yanlış anlaşılma olmuş. sevdiğinadamın o kızla konuşma nedeni kızı bana ayarlamaktı. Onun seni ne kadar çok sevdiğini biliyorum, asla seni aldatmadı" gibisinden bişeyler yazmıştı. Ben de "aldatılacak kadar saf olabilirim ama buna inanıcak kadar salak değilim" dedim. Daha da mesaj gelmedi. Ağladım, ağladım, ağladım. Sonunda beyin damarlarım çatlama noktasına geldi. Arkadaşım beni hastaneye getirdi. 1 iğne, 1 serum, 2 de Xanax verip yolladılar beni. Bunlar beynimin ağrısını alabilirdi, ama kalbim sanki biri onu elinde tutup sıkıyormuşçasına acıyodu. Fiziksel anlamda gerçekten şiddet gördüm o bikaç saat içinde. Eve gittim. Annem bana sarıldı. "Ağlama, çünkü bugün sonunda insanlara haddinden fazla değer vermemeyi öğrendin, çok acıdığını biliyorum ama inan geçicek." dedi. Geçmedi.Sürekli düşünmeye başladım. Benim tatilden önceki son gecemde bile arkadaşlarının maçını izleyeceğini söyleyerek birileriyle buluşan belki de düşüp kalkan bi adamı çok sevmiştim ben. Hazmedemediğim sadece kandırılmak değildi. O mesajlaşmalarda beni sevmediğini söyleyen bi adamın 3 kocaman ay boyunca nasıl seviyormuş gibi yalan söylediğini anlayamamıştım. Bu kadar salak olamazdım. Olmamalıydım. Ben ne olursa olsun ne yaşadığımı biliyodum. Ve hepsi gerçek gibiydi. Akşam Bodrum'a gitmek üzere yola çıktım. Sürekli telefonum çalıyordu. Bütün arkadaşlarım seferberlik ilan etmiş, sürekli arayıp teselli ediyorlardı. "Boşver o kaybetti." "Allah belasını versin." "Sen o çelimsiz çocukta ne buldun ki zaten" "Kalitesi belli oldu kurtulduğuna sevin" "Sana sevgili mi yok kızım" gibi laflar havada uçuştu. Hiçbiri beni rahatlatamadı. İçimdeki boşluk bi türlü geçmek bilmedi.Çirkin bi kız değilim, salak değilim, çarem olmadığından da değil. Ama başka biriyle bunu aşacak kadar da aşağılık değilim. Tut ki yaptım. Ne farkım kalır ondan? 
Sonunda aldatıldığıma üzülmeyi unuttum. Vicdanını rahatlatmak için bile bi açıklama yapmaması beni daha da yaraladı..Sonunda Bodrum'a geldim. 3 yakın kız arkadaşımla beraber sabahtan akşama kadar kafa dağıtma aktivitelerinde bulunduk. Ama kafam dağılmadı, dağılan sadece bendim. Allak bullak oldum. Sürekli boşluğa baktım, ağladım, bağırdım, küfür ettim, isyan ettim. Ben böyle olmasını haketmedim. Hatasız değildim elbet, ama bu kadarı çok fazlaydı, çok ağırdı. Şu anda tatildeyim. Deniz kenarında güneşlenerek, şezlongumun üstünden bunları yazıyorum. İçimde mutluluğa dair hiçbir şey yok. Sadece kocaman bi boşluk hissediyorum. Hazmedemiyorum. O mesajlar beynimin içinde dönüp duruyo. Sürekli maillerime bakıp tekrar tekrar okuyorum. Parçalanıyorum. 
Az önce annem bana bir mail attı. sevdiğimadam'ın yaptıklarını o da hazmedememişti belli ki. Canım annem oturmuş ona bi mail yazmış. Ne hissediyosa bir bir yazmış. Bana göndermiş. Okudum, yine ağladım. Annem aradı. "Okudun mu" dedi. "Evet" dedim. "Yollamayı düşünüyorum" dedi. "Yapma" dedim. Kalbi olmayan bi adam en fazla okuduğuna güler geçerdi, bi işe yarayacağını, onun içindeki iyi tarafı çıkaracağını bilsem "yolla anne" derdim. Ama o kadar eminim ki bunun anlamsızlığından.. Belki merak edersiniz yazdıklarını buyrun okuyun:

"Senin tek sorununun sevgisizlik olduğunu düşünerek yanılmışım. Bazı değerler vardır insanı insan yapan, hayatına anlam katan, varoluşunu anlamlandıran.. Büyük ölçüde ailedir bunları beynimize kazıyan, bazen de kendimiz eksiklerimizi tamamlamak için koşmalıyız ki "adam gibi adam" olalım. Sevgisiz büyüyenler bu yanılgıya hep düşer. "Ben benim, kendi kendime yeterim, hiçbir inanca ve kurala ihtiyacım yok, ben böyle de mutlu olabilirim." yanılgısına düşerek sahte, sanal bir ortam yaratmaya çalışarak "OLDUM" zannederler ama güneşi görünce içine kapanan çiçekler gibi zavallılaşırlar, solarlar. Onlar karanlığı sever, flulaşmak hatta görünmez olmak isterler. Çünkü karanlık onları çeker tutkuyla, her seferinde daha bir şevkle içine almak ister avını..
Sana tavsiyem ya güneşi gördüğünde tadına var, onu hisset ve sana kattıklarına şükret; ya da kendi karanlığında kaybol, değersiz ve onursuz yaşa, layık olmadığın güzelliklere de hiç bulaşma, bırak onlar ışıltılı ve güzel kalsın. Sevgi değiştiremiyorsa bir insanın yanlışlarını, dolduramıyorsa o büyük boşluğunu; yapılacak pek bir şey yoktur bana inan..
Onursuzluk girdi mi insanın kanına bir kez, kemirir içten içe, kışkırtır sürekli.. Güzel sanırsın yaptıklarını, içine siner, haklı gösterirsin kendini türlü bahanelerle, doğalmış gibi gelir yaptıkların.. 
Seni kendi dünyanla başbaşa bırakmak en iyisi şimdilik.. Taa ki gerçek hayatı ve güzellikleri farkedip "İNSAN" olmaya karar verene kadar. Teşekkürler kızımın hayatından çıktığın için, onun olgunlaşmasına, hayatı tanımasına yardımcı olduğun için, herkese hakettiği kadar değer verilmesi gerektiğini anlamasına yol açtığın için.. Hayatındaki eksik halkalardan biri buydu ve sen onu tamamladın ve görevin bitti.
Yolun açık olsun.."


Evet. Tatildeyim. Kalbim, beynim hatta ağlamaktan yüzüm bile dağılmış durumda. Bi gece önce bana gelecek planları yapan adamın attığı kazığı beynimden silmeye çalışmakla uğraşıyorum. Çok çakal geçinip ne kadar salak olduğumu çok acı bi şekilde öğreniyorum. Bu, aldatıldığım ilk ilişkim değil, emin olun çok daha ağırlarını atlattım. Ama bu başkaydı...gerçekten başkaydı. Her bir iç organımı isyan ettirecek kadar başka seviyodum onu. O şu an hayatına hiçbir şey olmamışım gibi, BEN HİÇ OLMAMIŞIM GİBİ devam ediyo. Ben de Bodrum'un en güzel mekanlarında gözümde gözlük, üzerimde bikinim ve normalde nefret etmeme rağmen şu ara ağzımdan düşürmediğim içkilerle sabahtan akşama kadar ağlıyorum. Döndüğümde ben artık "ben" olmıcam, tamamen temizlenmiş olucam. Ama bi daha asla bu kadar salak olmıcam. Güvenmicem. Sevmicem.
3 gün önce öldüm ben. Mahvoldum.Bittim. Ama 10 gün sonra bi daha yıkılmamak üzere yeniden doğmuş olucam. Temizlenicem. Ne kadar sürerse sürsün sevmeyi, güvenmeyi baştan öğrenicem.
Son bi şey daha; sevdiğimadamın baş harfleri bugüne kadar hep büyüktü, ama ondan bahsettiğim bu son yazıda hep küçük ve şu anda O son kez "sevdiğimadam". Çünkü o artık küçücük. İçimde bi müddet daha kocaman, ama beynimde ölene kadar küçücük.. 

16 Temmuz 2010 Cuma

Canı Sıkılan Adam

Saat gecenin üçü oldu hala uyuyamadım ben. Sevdiceğimle tatil bitti, yuvaya döndük. "Bi insanı en iyi ya aynı evde ya da tatilde tanırsın" derler ya, sanırım o da beni tatilde tanıdı...ve korkarım adam benden bıktı! Evet ne ben yanlış yazdım, ne de sen yanlış okudun: harbiden benden bıktı :) Tamam şimdi sakin olup başa dönelim... Çok hızlı bi tanışma, hızlı bi aşk, hızlı bi ilişki oldu bizimkisi. Tanıştık, ertesi gün sevgili olduk ondan sonra da hemen hemen her günü beraber geçirdik zaten. Bizzat O'nun arkadaşının "sevdiğini bu kadar çok söyleme, belli etme, kaybeden sen olursun" sözünü bile duymazdan geldim, her geçen gün daha da çok sevdim onu. Zaman zaman düşündüm "acaba boğuyo muyum onu" diye; ama hiç konduramadım çünkü o beni boğmuyodu -e o zaman ben de onu boğmuyo olmalıydım. Kavgalarımız, sorunlarımız oluyodu tabi ama hep bi şekilde tatlıya bağlıyoduk. Tatil bitti ıvır zıvır derken dönünce SevdiğimAdam bir anda oldu BuzAdam. Böyle bi mesafeler, bi tavırlar falan. Biraz ketum benimkisi. Derdini merdini söylemeyi sevmiyo pek. Oturup konuşmaya çalıştığımda, sıkıntılarımı anlatıp çözüm aradığımda duyduğum en uzun cümle "seni anlıyorum ama inan ne demem gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum" oldu. Ben de biraz gevezeyim malum. Ben konuşmak istedikçe adam sustu, ben üsteledikçe geri çekildi, ben uğraştıkça sindi. Temeli sağlam ama ara katları yıkık dökük bi binaya kat üstüne kat çıktık. Aradaki sorunları kapatmadan üstüste yığmayı tercih etti(k). Bana artık tahammül edemediğini farketmeye başlamıştım ama ne yalan söyleyeyim aramıza bu kadar büyük bi uçurum koyacağını hiç düşünmedim.   Tatilden döndükten sonra, o her gün iş çıkışı beni arayıp "hayatım ben eve geçiyorum hadi sen de gel özledim" diyen adama bişey oldu, "bugün onla buluşucam, bugün bunda kalıcam"lar başladı. Ben tabi bi anda panik oldum. Panik olunca daha da fazla üstelemeye başladım. İyi bok yedim. Ben gittikçe o kaçmaya başladı. 2 gündür görüşmüyoruz, nerdeyse hiç konuşmuyoruz. Bu gece de O, bi arkadaşında kalıyo. Panik durumum bu 2 günde bayağı bi azaldı. Bugün gittim 2 buçuk aydır acayip ihmal ettiğim en yakın dostlarımla görüştüm. Bütün gün deli danalar gibi gezdim tozdum eğlendim. Bi anda farkettim: Hayatım çok güzelmiş lan! Her zamanki gibi ilişkime kendimi kaptırıp, canım O'ndan başka kimseyle görüşmek istemediği için hayatımı geri plana atmışım ben. Ona verdiğim bu ilginin aynısını ondan da bana karşı göstermesini bekleyip istediğimi alamayınca da hayalkırıklığına uğramışım. NİYE Kİ?? Oturdum bugün bunları düşündüm gülmeye başladım. "Napıyosun kızım sen?" dedim kendime sesli sesli. Tüm bunlar yaşanırken hayatımda bazı tuhaf gelişmeler de vuku buldu. Tuhaf bi şekilde ve tam olarak aynı anda, bi futbol takımı oluşturabileceğim kadar insan aşırı bi ilgiyle üzerime gelmeye başladı. Bazı insanlar vardır ilişkinize saygıları olmaz, onlar seni istiyorlarsa bunu açıkça beyan etmekten çekinmezler. Sevgilinin olması onları hiç etkilemez, yollarından döndürmez. Bunun gibi tuhaf adamlarla muhattap olmak zorunda kalıp bi takım kişilerle arama çaktırmadan duvar ördüm. Canım sevgilim nam-ı diğer BuzAdam bunlar olurken hep ya çalışıyordu ya da arkadaşlarıyla eğleniyordu. Neyse mesele bu da değil. Baktım ben hepten bunalmaya başladım. Evrene mesaj yolladım: "Sevgili evren, ilgiyi seviyorum, hatta ilgi manyağıyım, egoistim, sevgiye açım evet! Ama bunları bana SevdiğimAdam versin, başkaları değil! Lütfen ama ya!" Evren de sağolsun sesimi duydu hemen karşılık verdi demek isterdim ama tabi ki öyle bişey olmadı. Evren bi boka yaramadı hiçbişey değişmedi. Bana da bi anda dank etti, "kızım madem değiştiremiyosun, anı yaşayıp mutlu olmaya bak o zaman". Tamam kabul ediyorum hala üzerinde çalıştığım bi konu bu, her zaman beceremiyorum ama hayatı adama da kendime de dar edeceğime, rahat davraniym kafam da rahat olsun en azından. Kabul edelim SevdiğimAdam çok değişti, 180 derece tersine döndü. Başlarda sürekli benimle ilgilenen, bana sürprizler yapan, uzun uzun konuşmadan gözlerimin içine hayranlıkla bakan adam başka bişeye, tuhaf bişeye dönüştü. Başlarda bizi yakınlaştıran farklılıklarımız bizi uzaklaştırmaya başladı. Üzüldüm evet ve hala da üzülüyorum. Ama O, bunu anlayabilecek bi adam değil, aşık olmayı bilen bi adam değil -sadece aşık olduğunu "sanan" bi adam. İçimden bi ses "sen buna aşkı öğreticeksin sonra da yol alıp gidiceksin cefasını sen çektin sefasını başkasını sürecek benim dangalak kızım" diyo. Ama olsun daha önce de söyledim, onu öyle çok seviyorum ki benimle ya da bi başkasıyla mutlu olması değil önemli olan, sadece mutlu olması. BuzAdam, CanıSıkılanAdam ya da her neyse... O hala SevdiğimAdam ve O bile bunu değiştiremicek. Onun farkedemediği ama benim bir hayli bilincinde olduğum sorunlarımız dağ gibi büyümeye devam edip bi gün bizi ayıracak olsa da (ve her nedense o gün bana çok yakınmış gibi gelse de) ben artık sorgulamıcam. Kalbimi, beynimi ve sevgilimi daha fazla yormıcam. Bizim sonumuz gelse de gelmese de kafam çok daha rahat artık. Canım sevgilim şu anda ne yapıyo bilmiyorum ama ben onu bütün kusurlarıyla beraber çok seviyorum, ama umursamazlığına daha ne kadar dayanabilirim? işte onu bi türlü çözemiyorum...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Sevgiliyle Tatil ve Pis Ruslar

Çarşamba günü serilmiş evimde arkadaşlarımla keyif yaparken saat 15.00 sularında SevdiğimAdam aradı. "Hazırlan akşam Antalya'ya gidiyoruz" dedi. "Nasıl? Ne zaman? Kim? Kiminle?" diye sormama kalmadan konuşma bitti. Evimde arkadaş ağırlarken 2-3 saat gibi bir zaman dilimi içinde hazırlanmamı istemesi bir tarafa, bu manyak beni apar topar İstanbul'dan götürecekti. Çaresiz arkadaşlarımdan izin isteyip içerdeki odaya kapandım bavul hazırlamaya başladım. Akşam 9'a doğru insanları anca yolladım ve SevdiğimAdam'la birlikte yola çıktık. 7 saat süren yolun 4 saatinde ben uyuduğum için neler oldu bilmiyorum ama sanırım biraz hızlı gelmişiz. 

Neyse..Tabi yol yorgunluğuyla ertesi günü evde dinlenerek geçirdik. Hava da kapalıydı zaten. Duydum ki biz burda Akdeniz iklimini yaşarken İstanbul'da karasal iklim hakimmiş. İkinci gün kendimize geldik gittik güneşlenmeye ey ahali nasıl güzel bi serinlik, nasıl güzel bi deniz size anlatamam... Akşam sevgilim "Aura'ya gidelim bişeyler içer eğleniriz" dedi. "Peki" dedim hazırlandım hemen. Gece alemlere akacağımızı hesaba katmadığım için -biraz da aceleyle bavul hazırlamamın etkisiyle- yanımda geceye uygun kıyafeti bırak, topuklu ayakkabı bile getirmemiştim. Bişeyler uydurdum çıktık gittik.

Antalya'nın daha önce farklı yerlerine gitmiştim. Kalkan gibi, Kaş gibi. Ama Kemer'e hiç yolum düşmemişti. Aura'ya girince tipik Reina aşığı her insan gibi ben de bayıldım. Cidden iyi bi potansiyele sahip, hiçbir masraftan kaçınılmamış bir gece klubüydü. Biz saat 11 sularında gittiğimiz için o kocaman mekan ağzına kadar dolu değildi gittiğimizde. 1-2 saat içinde acayip bi kalabalık geldi. "N'oluyo" diye sormama kalmadan SevdiğimAdam'ın etrafa hayranlıkla bakmaya başladığını farkettim. Gözüm ondan başkasını görmediği için ben etrafıma bakmayı pek akıl edememişim. Kafamı bi kaldırdım bir de ne göreyim? Bütün Rusya içerde! Hem de sanki oraya gelmeden önce ülkelerinde bir güzellik yarışması yapılmış da oraya getirecekleri ekibi seçerek getirmişler gibi hepsi über fiziklere sahip, bir içim su kızlar. Normalde bir Türk kızı olsa sorun değil. Her türlü başedilebilir. Ama bunlar bildiğin üstün ırk gibi. Öyle evlerimize yardımcı olarak aldığımız çirkin Olga'lar, Kristina'lar gibi pespaye de değiller. O nasıl bir gen haritası, nasıl bir yaradılış? Yok olmuyo kıskançlık duygularımı bastıramıyorum.

Bi yarım saat sonra bu pis Ruslar, Türk kızlarıyla dalga geçer gibi dj kabininin etrafındaki "yüksek yüksek tepeler"de konuşlanmaya ve seksi danslar yapmaya başladılar. Dönüp baktım SevdiğimAdam ağzı kulaklarında, sanki cennete düşmüş gibi etrafa bakıyo. Dayanamadım, "şu an burda olmamamı diler miydin?" dedim. "Yok artık saçmalama ben doydum böyle şeylere" dedi. Ne zaman doydun? Nerde doydun ulan?! Bütün Rus takımının üzerinden geçtiğini beyan eder gibi ne demek bu böyle? Neyse o zamanlar ben yoktum deyip avuttum kendimi. Ne zaman gözucuyla ona doğru baksam pis Rusları keserken buldum onu, iyice sinirlendim.

O sırada tüm bunlar yetmezmiş gibi mekanın dansçıları da ortaya çıktılar. Yemin ediyoum Ruslar bir, bunlar iki. Neyle besleniyolar, ne yiyip içiyolar söylesinler biz de yer içeriz. Sevgilimin başı iyice dönmeye başladı. Bu arada arkasından geçerken o karambolde sevdiceğimi dürtükleyen, mıncıklayan, elleyen pis kızlar da tuz biber oldu. Nasıl asabım bozuldu, nasıl sinirlendim anlatamam. Normalde fazlasıyla kendime güvenirim, çevremdeki herkes ukala olduğumu düşünür, ama resmen kompleksten komplekse sürüklendim orda o gece. Sanki onlar kocamandı ben miniciktim. Gerçi evet biraz öyle hissettim, 185 boyunda kızlar bi de 10 cm topukluyu çakınca bacak boylarıyla beni dövebilecek hale geldiler. Ölümcül bakışlar attıysam da hiçbiri gocunmadı, aynen devam..

Bilirsiniz, kıskançlık hadisesi bir kızı olduğundan 3-5 kat daha tehlikeli hale getirebilir. Ben de gözlerimden ateş saçmaya başladım o gece. Sevgilime daha da aşık oldum, benim olmasını daha da istedim. Çünkü o pis Rusların ve alçak dansçıların da gözleri flört etme aşkıyla sevgilim de dahil, bütün erkeklerin üzerinde dolaşıyordu. Neyse ki SevdiğimAdam sonunda "gidelim hadi" dedi de saat 2 gibi, kahraman edasıyla sevgilimin kolunda tin tin terkettim ortamı, eve gelene kadar zaten kafam güzeldi ama yine de içimden kudurdum da kudurdum. Eve gelip huzurla O'na sarılıp uyuduğumda belki hepsi geçti; ama ben çok fazla eğlenebileceğim bi gecede kıskançlığımla kendi kendime cehennemin ta kendisini yaşattım. 

Sabah oldu tam her şey bitti derken sevgilimle bugünü geçirmeye farklı bi yere gittik. Hay gitmez olaydık, ben sıcaktan mayışmış güneşlenirken iki tane pis Rus yaklaşıp "resmimizi çeker misiniz ehi hi hi" dedi. Benim kibar sevgilim de sağolsun direk "Of course" diyerek yaklaştı olaya. Uzaktan izliyorum bizimki çektikçe çekiyo, arada da soruyo "daha çekiym mi" diye. Of ki ne of! Böyle durumlarda içimdeki canavarı bastırabilmek için SevdiğimAdam'a bulabildiğim en iyi bahaneyle saldırıp kavga çıkarıyorum. Biliyorum yanlış yapıyorum ama o da akıllı dursun, bu alçak ırkı tohumlarıyla çoğaltmayı değil, kendi milletine güzel çocuklar kazandırmayı düşünsün. Öf ! Bak yine sinirlendim yazarken!

İşte böyle oldu canlarım, kıskançlığım beni bile korkuttu. Ama sevgilim -isteyerek ya da istemdışı, bilemem- Rus sınavını geçmeyi başardı. Böyle zamanlarda onu alıp ıssız bi adaya hapsetme isteğim nüksediyo maalesef. Ne biliym benden başka kimseyi görmesin, kimseyle konuşmasın istiyorum. Çok mu şey istiyorum acaba?

NOT: Bu iki günden çıkarılacak dersler:
1) Kıskançlık kadın milletini canavara dönüştürebilir.
2) Vodkaları da salataları da onların olsun! Bu Ruslar'ı soykırıma uğratmamız şart!
3) Unutmayın beyler! Rus kızlarının raf ömrü 24 yıldır, Türk kızlarınınkiyse 40.