23 Eylül 2010 Perşembe

Kaçınılmaz Son

Bu yazıyı yazıyorum; çünkü yaptığım hata herkese ders olsun, başkaları da aynı yanılgıya düşmesin istiyorum. Yazıyorum çünkü içim çekiliyo, göğüs kafesimde küçük çocuklar zıplıyo, nefesim sıkışıyo. Ben bi hata yaptım. Ben bir sürü hata yaptım. Sevdiğimadam'ı tamamen kaybettim. Sevdiğimadam beni tamamen kaybetti. Yaşadığımız onca olaydan sonra yine de bir arada kalabilmeyi başarmış olan bi çift olmamıza rağmen sonunda isyan bayraklarını çektik. Geçen gün cesaret edilemeyeni yaptı sonunda. Aldı beni karşısına ve "Bitti" dedi. Huzuru kalmamış, triplerime dayanamıyomuş, yalnız kalmak istiyomuş, kafasında beni bitirmiş. Böyle dedi. Gururumu son kez ayaklar altına alıp her şeyi denedim. Güzellikle konuştum, bağırıp çağırdım, isyan ettim, ağladım, kafamı duvarlara vurdum. Olmadı...bitti. Hiç düşünmeden, bi an bile şüpheye düşmeden bıraktı beni. Bugüne kadar bana söylediklerinin, hissettiklerinin hepsi yalanmışçasına, aramızda hiçbir şey olmamışçasına aniden ve çok kararlı bi şekilde bitti. Sonra düşündüm. Haklıydı, olmuyodu, bitmesi gerekiyodu. İyi de oldu. Ama...... aması var işte. Çok acıyo. Canım her açıdan çok acıyo. Kurduğumuz hayaller, yaptığımız planlar, fedakarlıklarımız, gözyaşlarımız, sevinçlerimiz, herşeyimiz boşa gitti. Biz boşa gittik. Biz "boşa" bittik.

Şimdi o kendi hayatına döndü. Benim hayatım karmakarışık. İnsanların bana söylediği tek şey çok saf olduğum, hatta salak olduğum. "Daha seni aldattığında onu bırakmalıydın" diyenler, "Amaan buna mı üzülüyosun büyük badire atlattın git dilenciye sadaka ver, sen kurtuldun" diyenler, bana daha şimdiden birilerini ayarlamak isteyenler, pusuya yatmış olan eski talipler ve daha kimler kimler.. Herkes öyle bi çemberin ortasına aldı ki beni, aldığım her nefes beni zorluyo. Hayatta hiç kimseye isteyerek bir kötülüğüm dokunmadı, kimseyi incitmedim, kırmadım, ağlatmadım. Aksine herkesi mutlu etmek için var gücümle uğraştım, savaştım. O zaman şu an neden bunu yaşıyorum? Neden böyleyim? Neden böyleyiz? Şimdi hangi güç beni, onu tanımadan önceki neşeli, mutlu, hareketli halime döndürebilir. Biliyorum, yaşadığım acı hayattaki en büyük acı değil ve geçicek. Hatta belki sandığımdan da hızlı geçicek. Ama bu sefer bu kadar çok üzülmemin tek nedeni O'nu bugüne kadar hayatıma girmiş herkesten farklı tutmam. O, diğerleriyle kıyaslanınca ne en yakışıklısıydı, ne en zekisiydi, ne de en "başka bişeyi". Hiçbir şey de "en" değildi. Ama farklıydı işte. Bi şekilde çok sevdirmişti bana kendini. Çok alışmıştım ona. Her şeyimi, hayatımı, arkadaşlarımla ilişkimi ona göre endekslemiştim. Yeni ve harika bi dünya kurmuştum kendime onun hayatının içinde. Ama o ne yazık ki hiç düşünmeden o durgun suya bi taş attı. Bütün berraklık gitti şimdi. O denizde fırtınalar kopuyo artık. Dımdızlak bıraktı beni gitti. Şimdi bana hiç tahammülü yok. Ağladığım zaman benden nefret ediyo. Üzüntümü görmeye hiç dayanamıyo, ama o da çok üzüldüğü için değil bence. Katlanmak istemediği için..

Seni çok sevdiğinden emin olduğun birinin sadece tek bir günde değişmesi, buz gibi olması ne demektir bilir misin? İki gün önce bütün arkadaşlarınızın olduğu bir partide parmakla gösterilen, harika bir çift iken şimdi iki yabancı gibi olmak nasıl bir duygu bilir misin? Sen evinde sanki bi yakınını kaybetmişçesine kendini odana kapatıp yas tutarken onun internet aleminde yeni arayışlara girmiş olduğunu görmek, seni zerre kadar önemsemediğini bilmek ne demektir bilir misin? Ben bilmezdim. Şimdi biliyorum. Şimdi üzgünüm. Şimdi eminim. Ben çok sevdim, ama belki de hiç sevilmedim. Belki bi illüzyon yaşattı o bana. Sonra "dışarıdaki" hayat ona daha tatlı geldi ve bi gün beni istemediğini farketti. Başkalarının onu sevmesi, benim onu sevmemden daha önemliydi çünkü. O'nun bi çevresi, bi adı olmalıydı. Hiçbir zaman inanmadığı "aşk" onun dünyasında kendine yer bulamazdı, tek başına yeterli gelemezdi. Kumaşında yoktu işte. 

Üzülüyorum çünkü bu adamın aslında her şeyin en iyisine layık olduğunu, ama ne yazık ki istediği hayatın aslında her şeyin en kötüsü olduğunun farkındayım. Kendisini ve insanları harcayarak daha ne kadar yaşayabilir bilmiyorum ama benim içimdeki bi çok şeyi geri dönülmez şekilde öldürdüğünü, bu iş bittiğinde, ben unuttuğumda, artık hayatıma girenlere onun gibi davranacağımı biliyorum. Bana giderken "sen benim için çok özelsin, hayatıma giren kadınlar arasında bana kötülük yapmayan tek kadınsın" dedi. Eminim ona kötülük yapanlardan olsaydım, bugün ben terkedilen biri olmazdım. Bu kadar taviz vermeseydim, kendimi düşürmeseydim, hayatını kolaylaştırmaya çalışmasaydım daha değerli olurdum. Hepimizin doğasında var nankörlük biliyorum; ama söylemeden duramıyorum; ben bunu haketmedim. 

Hayatta bi insanın sahip olabileceği her şeye sahibim. Çok iyi arkadaşlarım, harika bi ailem, iyi bi eğitim hayatım var. Ama şu an ilk defa kendimi hiç olmadığım kadar aciz hissediyorum. Elimdekilerin hiçbiri beni mutlu etmeye yetmiyo. Tek istediğim ilaç etkisinde günlerce, aylarca uyumak. Ta ki onu unutana kadar, ta ki hatalarım için kendimi affedene kadar, ta ki bir daha taviz vermemeyi öğrenene kadar. Her geçen gün yeni bi şeyini duyuyorum. Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç üzülmeden bana "benden uzak dur" diyo, onu her yerden silersem daha kolay unutacağımı söylüyo. Bütün kadınlar yaşamıştır bunu sanırım. Karşımızdaki her zaman ortadan kaybolmasının acımızı hafifleteceğini sanır. Haberiniz olsun beyler öyle bişey yok. Uzaklaşmanız bizi her zamankinden daha çok yaralıyo. Bize kötülük de yapmış olsanız, yine gözümüzün önünde olun istiyoruz. Çünkü sizler hala bizim birer parçamızsınız. Ve nasıl ki vücudumuzdan bi uzvumuz bize sorulmadan koparılıp götürüldüğünde canımız acıyorsa, siz hayatımızdan çıkıp bir de ortadan kaybolduğunuz zaman öyle canımız acıyor. Sakat kalıyoruz bi nevi. 

Ben bi hata yaptım. Beni aldatan bi adamı her şeyden çok sevdiğim için gözümü kırpmadan affettim, yeniden güvendim, "seni asla bırakmıcam"larına inandım. Sonunda da kıçıma tekmeyi yedim. Ben hata yaptım, siz yapmayın. Çok gülerler arkanızdan, en haddi olmayan insanlar bile karakterinizi sorgular, baş edemezsiniz, küçük düşersiniz. En önemlisi de onu hala her şeyden ve herkesten çok sevdiğiniz için kendinizden nefret edersiniz. 
Aynı benim gibi..
Aynı bizim gibi..


2 Eylül 2010 Perşembe

Yarını Düşünmeden Yaşa(yama)mak

Biliyorum, epey uzun bir ara verdim bu sefer. Bana da çok uzun geldi. Hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazamayınca içimde birikti, rahatsız hissettim. Bugün bütün gün dışarıdaydım. Trafiğin ortasında her şeye lanet ederken bir anda "benim yazmam lazım" deyip gündüz vakti koşa koşa eve attım kendimi. Hayatımı yaşarken, hayatımı yazmayı ihmal etmişim onu farkettim. Son 3 hafta zor muydu kolay mıydı bilemiyorum. Bunalımlı olmamdan, sorunlarımdan, mutsuzluklarımdan bıkmışsınızdır eminim, samimiyetle söylüyorum ben de bıktım. Bıktım bıkmasına da "çözüm yolu, çıkış kapısı, kaçış tüneli falan buldun mu" derseniz; onu da bulamadım. Kendimi daraltmam bir tarafa, etrafımdaki insanları da daralttığımı hissediyorum artık. Nitekim geçen gün sevgilimi de fazlasıyla daraltmış olmalıyım ki mutlak bir ayrılığın kıyısından döndük yine. Şöyle anlatayım:

Aldatılışımdan, ayrılığımızdan ve sorunlarımızı aşmaya karar vermemizden sonra barıştık biliyosunuz; ve o barışma süreci sandığımızdan da zor geçti/geçiyor. Bir tarafta sürekli beyin fırtınaları yaşayıp karşımdakine çemkiren bir "ben"; diğer tarafta yaptığı şeyin acısıyla hem utanıp sıkılan hem de hissettiğim o ki 'tamam-hata-yaptım-ama-yetti-artık-arkadaş' modunda olan bir "sevgili". 3 haftadır falan kendisinin evinde ikamet ediyorum. Yani gidip yerleşmedim evine ama kendi evime gitsem de gün sonunda buluşma noktası yine onun evi oluyor bi şekilde. Geçenlerde yine onda kaldığım bir günün sabahı onun işe gitmesiyle, benim de işlerimin iptal olmasıyla beraber bütün gün kendilerinin evinde pinekledim. Sıkıntıdan ona buna sardım, yine çılgınca her şeyi araştırdım, bi bokluk bulacak mıyım diye kafamda deli düşünceler kurdum. "Sevgilim gelse de rahatlasam" diye düşünürken sevgilim geldi. "O gelince rahatlamak"tan kastımın gelir gelmez sözlerimle ona saldırıp kavga çıkarmak olduğunu yemin ederim ben de bilmiyordum. Ama elimde olmadan eve girer girmez adamı "O kim? Bu kim? Yoksa beni yine mi aldatıyosun?"larla bunalttım. Kafamda yaşadığım bir-daha-asla-güvenememe-hissini ve paranoyalarım-arasında-gidip-gelmelerimi gayet umursamaz bir tavırla yüzüne yüzüne vurdum. Her zaman utanıp sıkılan, susan adam hiç beklemediğim bir sinirlilikle kükredi:

Ben: Yeter artık yaa ben sana güvenemicek miyim? Bu kız da nerden çıktı? Beni delirtmeye mi çalışıyosun sen?
O: Lilly bak işten yeni geldim, üzerime gelme kavga istemiyorum!
Ben: Ne demek kavga istemiyorum? Ben 1 aydır nelerle uğraşıyorum neler çekiyorum sen biliyo musun?!
O: EEEE! YETER BE! ÇEKME O ZAMAN ÇEKME!

"Çekme" mi? Hahaha aklıma geldikçe sinirden gülüyorum. Adam bir tek kelimesiyle bana "çekmezsen çekme kızım seni zorla tutan yok" dedi. Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir tepki aldım. Sonuçta beni aldatmasına rağmen onu hala bırakmamış olmam, AFFETMİŞ OLMAM veya bu her neyse onu yapmış olmam; onun bana rest çekememesini, beni bırakamamasını sağlamalıydı. Ya da daha İbrahim Tatlısesvari bir deyişle "ben-bitti-demeden-bitemez"di. Di mi? Yüzüme tokat gibi çarpan o "çekme" lafından sonra tüm hızımla yukarı çıktım, üzerimi değiştirip bir sigara yaktım. Uzun uzun düşündüm. Bu adam bana bu kadar kolay rest çekebiliyorsa eğer, benim orada onunla hala ne işim vardı? Ben bu kadar mı değersizdim? Bu kadar çaresiz, gurursuz ve aciz miydim? Neden dönüp gidemiyordum? Bu düşünceler arasında gidip gelirken kalbim "sakın gitme onu seviyorsun" diyordu. Beynimse "salak mısın sen daha ne duymak istiyosun git artık git şu evden" diye beni dövüyordu. Nitekim gitmeye karar verdim. Aşağı indim, nemrut sevgilime ağlaya ağlaya "ben gidiyorum" dedim. "Neden gidiyosun? Gitme Lilly, konuşalım" dedi. O lafı duyar duymaz Filiz Akın misali merdivenlere çöküp yine ağlamaya başladım. Tamam kabul edelim böyle durumlarda sinir bozukluğunun da etkisiyle durumu abartıp ağlamaktan kendimi harap ve bitap düşürme konusunda üzerime kimseyi tanımam.

Öyle böyle derken yukarı kata terasa çıktık, başladık konuşmaya. O durumu sürekli kendi açısından değerlendiriyor, hiçbir koşul altında empati kuramadığı için bütün gün iş stresi çektikten sonra eve geldiğinde huzur bulmayı hayal ettiğini ama benim onu kavgalarla karşıladığımı söyleyerek bu durumdan dolayı beni suçluyordu. Bense yaşadığım sıkıntıların etkisiyle belki normalden biraz daha fazla ilgi bekliyor, belki de benim için ve benimle olmak için biraz daha fazla çabaladığını görmek istiyordum. Ve aynı eşikten geçmeye çalışan iki keçi gibi boynuzlarımızı birbirimize dayamış hiçbir çözüm yolu bulamıyorduk. Tam tıkandığımız anda "O zaman bizim ilişkimiz boku yemiş, biz sadece düzelmiş gibi yapıyoruz, aslında bitmiş bişeyi yürütmeye çalışıyoruz" dedi! Nasıl bunu derdi?! Ben hala durumu toparlamaya çalışırken bana nasıl rest üzerine rest çekerdi. Baktım herkes eteğindeki taşları dökmeye başladı ben de duramadım "Ayrılmak mı istiyosun yani?" diye sordum. "Evet" demedi belki ama tam anlamıyla ve kararlı bir şekilde "hayır" da diyemedi. Bir kere daha farkında olmadan elini göğsümden içeri sokup kanata kanata kalbimi çıkarıp üzerine bastı.

Üzüldüğünü görebiliyordum evet, ama o lanet olası "duygularını-dışa-vuramayan-adam-sendromu"ndan da artık bıkmıştım. Beni istiyorsa eğer bunu göstermeliydi. Ya da ben artık kalbimi bi tarafa bırakıp onu orda bırakıp gitmeliydim. Gidemiyordum, gidemedim işte... Konuşma benim ağlamamla, onun şikayetleriyle ve en sonunda da benim şikayetlerimle son buldu. Tam içinden çıkılmaz bi hal almıştı ki bu sefer de beni çok sevdiğini, ayrılmak istemediğini anlatmaya başladı. Kafamın içinde o an anlamlandıramadığım ama şu an çok net görebildiğim bir şeyi anlamıştım. Evet bu adam beni hayatında istiyordu; ama milattan önceki yani aldatmasından önceki halimi istiyordu. Şimdiki histerik, kavgacı, gürültücü çingene halimi istemiyordu. Ben de istemiyordum haliyle. Kim isterdi ki? Ama beynim çılgınca düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Her zamanki gibi işin bok yoluna gittiğini farkedince geri adım atan bu iki sevgili bir kere daha karşılıklı durumu alttan aldılar ve barışıp o kavgayı "terasta-birbirine-sarılarak-gökyüzünü-izleyen-iki-sevgili"ye dönüştürdüler. 

Şimdi... Farkettim ki benim bu adamla günlerim güzel ve mutlu geçiyor. Yanyanayken benden daha mutlusu yok. Sorun yanımda olmadığında başlıyor, çünkü ister istemez bu hastalıklı beyin sürekli olarak "ya yarın beni yine aldatırsa? ya yarın yanımda olmazsa?" diye düşünüyor. Bu noktada reiki'de öğrendiğim bazı şeyler aklıma geldi. Kötü bir şeyin olmamasını dilerken bile onu dile getirmemiz demek, bir şekilde onu kendimize çağırmamız demekti. Dahası ben ve benim gibi "hey bebeğim anı yaşa yarını boşver" tayfasına karşıt görüşler savunan; "mutluluk bugünde değil yarındadır, yarını da düşünmek, hesaba katmak zorundayız"cılar aslında böyle düşünerek hem bugünlerini hem de yarınlarını öldürüyorlardı. Kısa sürede bu konu hakkında çok düşündüm. İşin ucu bi önceki yazımdaki "Kalp mi mantık mı?" meselesine kadar dayandı. Sonra yeni okumaya başladığım bir kitapta öyle bir şey okudum ki, aslında bunlar duygularını belli edemeyen sevgilimin bana söylemek istediklerinin tıpatıp aynısıydı sanırım. 

"Bir tek şimdiyi istediğinde senin olacağım. Bir tek şimdiyi istediğinde HEP senin olacağım. Şimdi aldığım nefesin son nefesim olabileceğini gördüğünde, son nefesime kadar seninle olacağım. Giderayak olduğumu, giderayak olduğunu, giderayak olduğumuzu görünce gitmez olacağım. Ne yılan ne tavus ne de elmaydı günah olan. Hesaptı. Yarındı günah olan. Biliyor musun şeytan yarında yaşar? Tıpkı senin gibi. Sen 'şimd'ye ağlamadıkça gözyaşların hep geleceği sulayacak. 'Sonra'nın tohumları var senin yumurtanın içinde. Sen ölümsüz bir aşkı ararken asla ölümsüz olamayacak aşkımız. Her şeye bir ömür biçiyorlar. 'Aşkın ömrü' diyorlar. Aşkın ömrü bir an sevgilim. Aşkın ömrü yok. Senin de, benim de yok. Ömür biçtikçe kısaltıyorlar. Bensizliğin hesabı seni bensiz bırakıyor. Oysa ben hep sensizdim. Sen sonra var olmayı seçerken nasıl burada, yanımda olursun ki? Sen benim olmadığım bir zamandasın"

Doğruydu. Ben onun olmadığı bir zamandaydım. Yarını düşünerek bugünü öldürüyor, böylece kendime içinde "bugün ve yarın" olan her şeyi zehir ediyordum. Elimdeki güzelliklerin ikisinden birden kendi kendimi mahrum bırakıyordum. Ben her zaman bazı insanların, yazıların ve düşüncelerin zaman içinde karşımıza belirli görevlerle çıktığını ve bizi etkiledğini; bir anlamda yol gösterdiğini düşünürüm. Benim de bu yazının olduğu kitaba sahip olmam, onu okumam ve bunları düşünmem tesadüf değildi elbette. Düşündüğüm zaman ne kadar mantıklı gelse de iş uygulamaktaydı. Neden bunları bir türlü pratik hayata adapte edemiyordum da teorik hayatta asılı bırakıyordum?  İşte, bunun cevabını bulabildiğim gün ben bu sorunu çözmüş olucam. O zamana kadar düşünüp zehir içmeye devam ne yazık ki... Sadece şunu söyleyebilirim, içimden bi ses önümüzdeki günlerin çok değişik ve üzücü olaylara gebe olacağını söylüyor. Umarım yanılırım. Ya da umarım eğer üzüleceksem bile bu, daha sonra daha çok mutlu olacağımın habercisi olur. Sonuçta ucunda mutluluk varsa eğer, kim biraz gözyaşını göze almaz ki?

Not: Yukarıda bir kısmına yer verdiğim yazı Cem Mumcu'nun "Hassas Ruhlar Terazisi" adlı kitabından alıntıdır. Okuyun, tavsiye ederim. Eminim sizin de işinize yarar.