Biliyorum, epey uzun bir ara verdim bu sefer. Bana da çok uzun geldi. Hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazamayınca içimde birikti, rahatsız hissettim. Bugün bütün gün dışarıdaydım. Trafiğin ortasında her şeye lanet ederken bir anda "benim yazmam lazım" deyip gündüz vakti koşa koşa eve attım kendimi. Hayatımı yaşarken, hayatımı yazmayı ihmal etmişim onu farkettim. Son 3 hafta zor muydu kolay mıydı bilemiyorum. Bunalımlı olmamdan, sorunlarımdan, mutsuzluklarımdan bıkmışsınızdır eminim, samimiyetle söylüyorum ben de bıktım. Bıktım bıkmasına da "çözüm yolu, çıkış kapısı, kaçış tüneli falan buldun mu" derseniz; onu da bulamadım. Kendimi daraltmam bir tarafa, etrafımdaki insanları da daralttığımı hissediyorum artık. Nitekim geçen gün sevgilimi de fazlasıyla daraltmış olmalıyım ki mutlak bir ayrılığın kıyısından döndük yine. Şöyle anlatayım:
Aldatılışımdan, ayrılığımızdan ve sorunlarımızı aşmaya karar vermemizden sonra barıştık biliyosunuz; ve o barışma süreci sandığımızdan da zor geçti/geçiyor. Bir tarafta sürekli beyin fırtınaları yaşayıp karşımdakine çemkiren bir "ben"; diğer tarafta yaptığı şeyin acısıyla hem utanıp sıkılan hem de hissettiğim o ki 'tamam-hata-yaptım-ama-yetti-artık-arkadaş' modunda olan bir "sevgili". 3 haftadır falan kendisinin evinde ikamet ediyorum. Yani gidip yerleşmedim evine ama kendi evime gitsem de gün sonunda buluşma noktası yine onun evi oluyor bi şekilde. Geçenlerde yine onda kaldığım bir günün sabahı onun işe gitmesiyle, benim de işlerimin iptal olmasıyla beraber bütün gün kendilerinin evinde pinekledim. Sıkıntıdan ona buna sardım, yine çılgınca her şeyi araştırdım, bi bokluk bulacak mıyım diye kafamda deli düşünceler kurdum. "Sevgilim gelse de rahatlasam" diye düşünürken sevgilim geldi. "O gelince rahatlamak"tan kastımın gelir gelmez sözlerimle ona saldırıp kavga çıkarmak olduğunu yemin ederim ben de bilmiyordum. Ama elimde olmadan eve girer girmez adamı "O kim? Bu kim? Yoksa beni yine mi aldatıyosun?"larla bunalttım. Kafamda yaşadığım bir-daha-asla-güvenememe-hissini ve paranoyalarım-arasında-gidip-gelmelerimi gayet umursamaz bir tavırla yüzüne yüzüne vurdum. Her zaman utanıp sıkılan, susan adam hiç beklemediğim bir sinirlilikle kükredi:
Ben: Yeter artık yaa ben sana güvenemicek miyim? Bu kız da nerden çıktı? Beni delirtmeye mi çalışıyosun sen?
O: Lilly bak işten yeni geldim, üzerime gelme kavga istemiyorum!
Ben: Ne demek kavga istemiyorum? Ben 1 aydır nelerle uğraşıyorum neler çekiyorum sen biliyo musun?!
O: EEEE! YETER BE! ÇEKME O ZAMAN ÇEKME!
"Çekme" mi? Hahaha aklıma geldikçe sinirden gülüyorum. Adam bir tek kelimesiyle bana "çekmezsen çekme kızım seni zorla tutan yok" dedi. Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir tepki aldım. Sonuçta beni aldatmasına rağmen onu hala bırakmamış olmam, AFFETMİŞ OLMAM veya bu her neyse onu yapmış olmam; onun bana rest çekememesini, beni bırakamamasını sağlamalıydı. Ya da daha İbrahim Tatlısesvari bir deyişle "ben-bitti-demeden-bitemez"di. Di mi? Yüzüme tokat gibi çarpan o "çekme" lafından sonra tüm hızımla yukarı çıktım, üzerimi değiştirip bir sigara yaktım. Uzun uzun düşündüm. Bu adam bana bu kadar kolay rest çekebiliyorsa eğer, benim orada onunla hala ne işim vardı? Ben bu kadar mı değersizdim? Bu kadar çaresiz, gurursuz ve aciz miydim? Neden dönüp gidemiyordum? Bu düşünceler arasında gidip gelirken kalbim "sakın gitme onu seviyorsun" diyordu. Beynimse "salak mısın sen daha ne duymak istiyosun git artık git şu evden" diye beni dövüyordu. Nitekim gitmeye karar verdim. Aşağı indim, nemrut sevgilime ağlaya ağlaya "ben gidiyorum" dedim. "Neden gidiyosun? Gitme Lilly, konuşalım" dedi. O lafı duyar duymaz Filiz Akın misali merdivenlere çöküp yine ağlamaya başladım. Tamam kabul edelim böyle durumlarda sinir bozukluğunun da etkisiyle durumu abartıp ağlamaktan kendimi harap ve bitap düşürme konusunda üzerime kimseyi tanımam.Öyle böyle derken yukarı kata terasa çıktık, başladık konuşmaya. O durumu sürekli kendi açısından değerlendiriyor, hiçbir koşul altında empati kuramadığı için bütün gün iş stresi çektikten sonra eve geldiğinde huzur bulmayı hayal ettiğini ama benim onu kavgalarla karşıladığımı söyleyerek bu durumdan dolayı beni suçluyordu. Bense yaşadığım sıkıntıların etkisiyle belki normalden biraz daha fazla ilgi bekliyor, belki de benim için ve benimle olmak için biraz daha fazla çabaladığını görmek istiyordum. Ve aynı eşikten geçmeye çalışan iki keçi gibi boynuzlarımızı birbirimize dayamış hiçbir çözüm yolu bulamıyorduk. Tam tıkandığımız anda "O zaman bizim ilişkimiz boku yemiş, biz sadece düzelmiş gibi yapıyoruz, aslında bitmiş bişeyi yürütmeye çalışıyoruz" dedi! Nasıl bunu derdi?! Ben hala durumu toparlamaya çalışırken bana nasıl rest üzerine rest çekerdi. Baktım herkes eteğindeki taşları dökmeye başladı ben de duramadım "Ayrılmak mı istiyosun yani?" diye sordum. "Evet" demedi belki ama tam anlamıyla ve kararlı bir şekilde "hayır" da diyemedi. Bir kere daha farkında olmadan elini göğsümden içeri sokup kanata kanata kalbimi çıkarıp üzerine bastı.
Üzüldüğünü görebiliyordum evet, ama o lanet olası "duygularını-dışa-vuramayan-adam-sendromu"ndan da artık bıkmıştım. Beni istiyorsa eğer bunu göstermeliydi. Ya da ben artık kalbimi bi tarafa bırakıp onu orda bırakıp gitmeliydim. Gidemiyordum, gidemedim işte... Konuşma benim ağlamamla, onun şikayetleriyle ve en sonunda da benim şikayetlerimle son buldu. Tam içinden çıkılmaz bi hal almıştı ki bu sefer de beni çok sevdiğini, ayrılmak istemediğini anlatmaya başladı. Kafamın içinde o an anlamlandıramadığım ama şu an çok net görebildiğim bir şeyi anlamıştım. Evet bu adam beni hayatında istiyordu; ama milattan önceki yani aldatmasından önceki halimi istiyordu. Şimdiki histerik, kavgacı, gürültücü çingene halimi istemiyordu. Ben de istemiyordum haliyle. Kim isterdi ki? Ama beynim çılgınca düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Her zamanki gibi işin bok yoluna gittiğini farkedince geri adım atan bu iki sevgili bir kere daha karşılıklı durumu alttan aldılar ve barışıp o kavgayı "terasta-birbirine-sarılarak-gökyüzünü-izleyen-iki-sevgili"ye dönüştürdüler.
Şimdi... Farkettim ki benim bu adamla günlerim güzel ve mutlu geçiyor. Yanyanayken benden daha mutlusu yok. Sorun yanımda olmadığında başlıyor, çünkü ister istemez bu hastalıklı beyin sürekli olarak "ya yarın beni yine aldatırsa? ya yarın yanımda olmazsa?" diye düşünüyor. Bu noktada reiki'de öğrendiğim bazı şeyler aklıma geldi. Kötü bir şeyin olmamasını dilerken bile onu dile getirmemiz demek, bir şekilde onu kendimize çağırmamız demekti. Dahası ben ve benim gibi "hey bebeğim anı yaşa yarını boşver" tayfasına karşıt görüşler savunan; "mutluluk bugünde değil yarındadır, yarını da düşünmek, hesaba katmak zorundayız"cılar aslında böyle düşünerek hem bugünlerini hem de yarınlarını öldürüyorlardı. Kısa sürede bu konu hakkında çok düşündüm. İşin ucu bi önceki yazımdaki "Kalp mi mantık mı?" meselesine kadar dayandı. Sonra yeni okumaya başladığım bir kitapta öyle bir şey okudum ki, aslında bunlar duygularını belli edemeyen sevgilimin bana söylemek istediklerinin tıpatıp aynısıydı sanırım.
"Bir tek şimdiyi istediğinde senin olacağım. Bir tek şimdiyi istediğinde HEP senin olacağım. Şimdi aldığım nefesin son nefesim olabileceğini gördüğünde, son nefesime kadar seninle olacağım. Giderayak olduğumu, giderayak olduğunu, giderayak olduğumuzu görünce gitmez olacağım. Ne yılan ne tavus ne de elmaydı günah olan. Hesaptı. Yarındı günah olan. Biliyor musun şeytan yarında yaşar? Tıpkı senin gibi. Sen 'şimd'ye ağlamadıkça gözyaşların hep geleceği sulayacak. 'Sonra'nın tohumları var senin yumurtanın içinde. Sen ölümsüz bir aşkı ararken asla ölümsüz olamayacak aşkımız. Her şeye bir ömür biçiyorlar. 'Aşkın ömrü' diyorlar. Aşkın ömrü bir an sevgilim. Aşkın ömrü yok. Senin de, benim de yok. Ömür biçtikçe kısaltıyorlar. Bensizliğin hesabı seni bensiz bırakıyor. Oysa ben hep sensizdim. Sen sonra var olmayı seçerken nasıl burada, yanımda olursun ki? Sen benim olmadığım bir zamandasın"
Doğruydu. Ben onun olmadığı bir zamandaydım. Yarını düşünerek bugünü öldürüyor, böylece kendime içinde "bugün ve yarın" olan her şeyi zehir ediyordum. Elimdeki güzelliklerin ikisinden birden kendi kendimi mahrum bırakıyordum. Ben her zaman bazı insanların, yazıların ve düşüncelerin zaman içinde karşımıza belirli görevlerle çıktığını ve bizi etkiledğini; bir anlamda yol gösterdiğini düşünürüm. Benim de bu yazının olduğu kitaba sahip olmam, onu okumam ve bunları düşünmem tesadüf değildi elbette. Düşündüğüm zaman ne kadar mantıklı gelse de iş uygulamaktaydı. Neden bunları bir türlü pratik hayata adapte edemiyordum da teorik hayatta asılı bırakıyordum? İşte, bunun cevabını bulabildiğim gün ben bu sorunu çözmüş olucam. O zamana kadar düşünüp zehir içmeye devam ne yazık ki... Sadece şunu söyleyebilirim, içimden bi ses önümüzdeki günlerin çok değişik ve üzücü olaylara gebe olacağını söylüyor. Umarım yanılırım. Ya da umarım eğer üzüleceksem bile bu, daha sonra daha çok mutlu olacağımın habercisi olur. Sonuçta ucunda mutluluk varsa eğer, kim biraz gözyaşını göze almaz ki?
Not: Yukarıda bir kısmına yer verdiğim yazı Cem Mumcu'nun "Hassas Ruhlar Terazisi" adlı kitabından alıntıdır. Okuyun, tavsiye ederim. Eminim sizin de işinize yarar.



yarını dşnmeden yasamak.. tatmadım blmem ki.
YanıtlaSil